tumgazeteler.com, artık haber arşivlemeyecek. Bunun sebeplerini, cemaat-hükümet çatışmasının detaylarını ve Arap Baharı'nın içyüzünü bu sayfalarda, tumgazeteler.com'un sahibi, Siyaset Bilimci İsmail Kizir'in yaklaşık üç aydır, iki üç günde bir kaleme aldığı yurt ve dünya politikası analizlerinde okuyacaksınız. Yazılar, en yenisi en yukarda prensibi ile sayfaya yerleştirilmektedir. tumgazeteler.com'un, bilindik formatı ile kapanma sürecini anlatan "Türkiye'de rejim hızla oligarşiye doğru yol almaktadır" başlıklı ilk yazı, sayfanın en altında yer almaktadır. Ayrıca, en temel teknolojileri ve veritabanı motoru dahil İsmail Kizir tarafından geliştirilen, Facebook'dan daha fazla özelliğe sahip, yerli sosyal medya sitesi Aktivitiez.net'i de ziyaret etmenizi tavsiye ederiz.
Bizi aldatan bizden değildir?(14 Şubat 2012)
Her gün, tüm gazeteleri tarıyorum.
Bugün Zaman Gazetesi'ni görünce, neden bilemiyorum, "Bizi aldatan bizden değildir" Hadis-i Şerifi aklıma geldi.
Şerhini inceleyeyim dedim internetten.
Bir de ne göreyim. Zaten o gazetenin yazarlarından Hamdullah Öztürk, 31 Temmuz 2011'de, aynen bu başlıkla bir yazı kaleme almış. Bakın neler demiş yazısının son paragraflarında:
Aldatma, münferit bir ahlaki mesele olduğu kadar, gruplar, milletler ve devletlerarası bir meseledir aynı zamanda. Münferit ahlaki bir mevzu olarak aldatma ne kadar mezmum ise savaşta taktik ve stratejinin temelini oluşturması bakımından o kadar memduh ve kaçınılmazdır. Harp hiledir.
Devletlerarası münasebetlerde taktik ve stratejiler biraz daha incelerek, medenileşir. Sonra diplomasi adı altında lacivert urbalara bürünerek salonlarda arzı endam eder. Söz, belağatle birleşip öyle bir sihre bürünür ki, normal şartlarda asla kabul etmeyip, savaşacak devletler, savaş sebebi gördükleri meselelerde gülerek imzaları atarlar. Böylece savaşsız bir değişim başlar.
Efendimiz (sas), fertleri en mükemmel ahlaki seviyeye ulaştırmak kadar, nankör ve insanları batılla oyalamak üzere, dolap üzerine dolap çevirenlerin hilelerini başlarına geçirecek basiretli hamleleri de talim etmek durumundaydı. Mesela bir Mekke fethi, strateji ve diplomasinin en nadide örneklerine sahne olmuştur. Aldatma gibi ahlaken çirkin bir şeyin, hayatını aldatma üzerine kuranları bile hakka taşımakta nasıl değerlendirilebileceği orada fiilen gösterilmiştir. Ve her şeyi yerli yerine koyan Efendiler Efendisi (sas), dünyayı değiştirmeye ahdedenlerin bir noktaya dikkatini çekiyor. Aldatmanın bir yeri vardır. Eğer, mümin o yeri de ahlakileştirecekse, "Bizi aldatanın bizden olamayacağını" unutmayacaktır
Allah kimseyi şaşırtmasın. Allah kimseyi, müslüman bir ülkede, kendi içinden çıktığı milletine karşı bir gazete dolusu yalan söyleyip de, küçücük bir beyinsizler kitlesini "Biz", kendisini doğuran müslüman milleti de "Öteki" yapacak kadar şaşırtıp, çarşaf çarşaf yalan tefrika yaptırtmasın.
Allah kimseleri bu kadar düşürmesin.
Daha fazla yazıp, ne sizin canınızı sıkayım, ne kendiminkini!
Geçmiş olsun Tayyip Ağabey. Kendi partinin içine de bakıyor musun?(12 Şubat 2012)
Tüm bu toz dumanda, herkes, sadece bürokrasi içindeki yapılara odaklandı.
Sayın Başbakan elbette biliyor.
Fakat, biz, kendisine bir defa daha, en yakınında tuttuğu kendi partisi içinden bazı insanların da bu odakların adamları olduğunu hatırlatmak isteriz.
Diğer kadrolaşmaları Sayın Başbakan elbette bizden daha iyi bilir.
Fakat, medya içinde kendi istediği düzeni kuran, kendi eli ile kurdurduğu, ne idüğü belirsiz bir takım yapıları "Cemaat"in kontrolüne veren, böğürmekten ve kendisini tehdit etmekten başka işi olmayan isimleri medyada parlatanlar kimlerdir? Bir kişi de değil bunlar. Devletin resmi haber ajansında ve bir ölçüde televizyonlarında da ipler çoktan elinden çıktı. Hem O'nunla, hem de tüm milletin genetik kodları ile istedikleri gibi oynamaya başladılar.
Bak Ağabey: Ben hayatım boyunca senden hiçbirşey istemedim! Senin çevrenden de hiçbirşey istemedim.
Bundan dolayıdır ki, Ankara'ya bir defa geldiğim nezaket ziyaretinde, en yakınınızdakiler, "İstiğna" imasında bulundular bana. Allah'dan başka kimseye muhtaç olmamak, kimseden birşey istememek suç ise, suçluyumdur. Pek çok hatam olsa da, el açacağım kapıyı da biliyorum çok şükür.
Elhamdülillah. Allah'ım bana yetiyor. O'ndan başkasına muhtaç olmamak da hayattaki amacımdır.
O "istiğna", bana kula kul olmama ve hakikati üstün tutma gücü veriyor.
Sana inanmamın tek sebebi de, milli bir damarının olması ve alternatifsiz olman. Ama öyle yaptın, ama böyle yaptın ama hırsından kör oldun, zarar verdin. Sonuçta hırsından kör bir şekilde istediğin o koltuğa oturdun ve millet sana inanıyor.
Eğer ciddi bir alternatifin olsa idi, benden de bu desteği göremezdin: Alternatifsizsin. Tek umut sensin.
Benim gördüğüm bu gerçeği elbette sana kafa tutmaya çalışan o cemaat de görüyor, partinde sana yalakalık yapan ama arkandan her türlü dümeni çevirenler de!
Yok başka parti kurulurmuş, yok bilmemkim gelir parti kurarmış, yok oyun düşermiş...
Başındaki dahil, bürokrasideki dahil, senin partindeki dahil olmak üzre o cemaatin tüm kadrolarının hayatı güç arayışı ve güçlüye yaltaklanmakla geçti, sen bunu benden daha iyi bilirsin.
Hem bürokraside, hem parti içinde, vur kafalarına balyozu, koy "milli" tavrını.
Merak etme, sana en fazla yaltaklanan yine onlar olacaktır.
"Milli tavır" koyabildiğin sürece, kendi adıma ben senin yanındayım. Bir kişi bir kişi. Ben bindirilmiş kıtalar işinden anlamam. Senin yanında olduğum için para pul makam şöhret de istemem. Bu süreç pek yakında sona erdiğinde bu siteyi de tamamen kapatacağım, bulurum kendime bir iş. Benim mesleğim var çok şükür, böğürmek ile ya da bavul taşımakla para kazanmıyorum.
Senin politikalarının detaylarını da sorgulamıyorum. Gücüne ortak olmak da istemiyorum. Dosta düşmana, kimselere göbek bağı olmayan sıradan insanların senin yanında olduğunu hatırlatıyorum. Sen bu ülkenin seçimle gelmiş Başbakan'ısın. Ödün de vermiş, hata da yapmış olabilirsin. Ama şimdi "milli" tavır koyma zamanıdır. Senin bağımsızlığın, bu ülkenin bağımsızlığıdır. Sana yapılan şantaj da varsa, tehdit de varsa, malsa mal, cansa canımız ile yanında oluruz. Bu millet, hatalı da olsa kendi evladını çakallara yem yapmaz.
Tek istediğim var: Her ne yapıyorsan, "bağımsız" ve "milli" yaptığına, bu millete ve bu dine hizmet ettiğine inanabilmek.
Pozisyonunun farkındayım. Binlerce kement atılmıştır sana. Amacım, elimden ne kadarı geliyorsa, o kementleri parçalamak. Bu siteyi kurarken de, şimdi bunları yazarken de tek amacım bu.
Ama içerden, ama dışardan, ama en yakınından. Senin "milli duruşunun" önündeki her engelde yanında olmak boynumun borcu.
Yeter ki, sen gerçekten o duruşu göster, gözünü seveyim Ağabey.
Göstermezsen ne olur? Benim tarafımdan hiçbirşey olmaz. Sözümü karıma bile zor geçiriyorum. Sana mı güç yetireceğim, bu koskoca adi, kirli sisteme mi?
Temizle etrafını. Yoksa bak, saklamıyorlar, artık köşelerinden açıkça yazıyorlar: "Çıtır çıtır yiyecekler" seni... Ve senin şahsında tüm bu milleti!
Bu süreç, geriye dönüşü olmayan bir süreç. Eğer bu sürecin sonunda "Cemaat"i ve masonları bitiremezsen, halkın gözünde biteceksin ve bu ülkenin herşeyi ile "Cemaat"in ellerine teslim edildiği tescillenecektir.
Şunu da söyleyeyim, bu KCK meselesi aydınlandıkça, bazı yerde Cemaat'in haklı çıktığı görülecektir. Ben bu insanlara tamamen kötü de demiyorum, hele masonlarla bir tutmuyorum onları. Fakat, kendileri de kabul etmelidir ki, seçilmemiş bir yapıdırlar ve "paralel bir devlet" haline gelmeleri bu ülke için en büyük tehlikedir. Kendilerinin de aynen KCK gibi, içlerinin dışlarının yerli/yabancı ajan kaynamadığının garantisi mi vardır? Başlarındaki insan bile, hiç yakışmayacak bir şekilde, yabancı istihbarat örgütlerinin şefaati ile ABD'de rehin gibi yaşamaktadır.
Sen bu milletin evladısın. Yeniçeri bir kez kazan kaldırdığında, bu işin sorunun nereye varacağını iyi bilirsin Ağabey.
Allah acil şifalar versin.
Ahmet Altan'ın düştüğü acınası durum(11 Şubat 2012)
Ahmet Altan'ın durumunu nasıl açıklamak gerekir bilemiyorum.
Bir insan, düştüğü acınası çelişkiyi nasıl açık açık ortaya koyar? Hem de bunu yaparken hiç yüzü kızarmaz?
Yahu Sen değil misin "demokrasiden" dem vuran?
Sen değil misin halk iradesinden bahseden?
Sen değil misin, atanmışların haddini bilmesi gerektiğinden, "devlet içindeki çetelerin" tasfiye edilmesi gerektiğinden bahseden?
Sen değil misin, sadece bunları o köşenden rahat rahat sallayabildiği için koca koca maaşlar alırken, açlıktan sürünen çalışanlarına, "Ben sizin tanrınızım" gibi laflar eden?(Bunu da bana anlatanlar cemaate yakın isimlerdir haa!)
Şimdi tutuyorsun, devlet içindeki atanmış "Cemaat" kadroları ile Başbakan'ı tehdit ediyor ve "Ya Erdoğan ve taraftarları ya da Cemaat ve onun üyeleri devletin içinden sürülecek. Onun için de ölümüne bir kavga bu." diyebiliyorsun.
Sen ne biçim bir adamsın? Hiç ilken yok mudur? Fikir namusu tanımaz mısın? Ağabeyinin eleştirilecek yanları olabilir amma ... "Tutarlılık" konusunda sana ders vermesi icap ettiği çok açık. Git birşeyler öğren Mehmet Hoca'dan. Belki tüm ailenin yüzünü kızartmaktan vazgeçersin.
Seni de geçtik ... Seni ciddiye alıp, okuyup kendisini entellektüel zannedenlere ne demek lazım onu bilemiyorum.
Son olarak en ama en üzücüsü ne biliyor musunuz sevgili dostlarım? Tüm medyayı tarayın: Şu basit sorunun sorulduğunu neden göremediğinizi düşünün: Cemaat'in MİT tarafından takibi yapılıyor olamaz mı? Tüm dünyada binbir türlü ilişkiye girdiğini kendi medyasından ilan eden bir yapının devletin istihbarat teşkilatının takibinde olmasından doğal ne olabilir?
Ve şu soruyu sorun kendinize: Cemaat MİT'i ele geçirirse neler olur? Cemaat'i kim takip eder?
Tekrar ediyorum: "Devlet içinde cemaatler de masonlar da kadrolaşamaz. Bunlar temizlenmelidir" diyemeyen kim varsa bilin ki, bu iki güçten birinin piyonudur. Bunları ne adam yerine koyun, ne de herhangi bir konuda samimiyetlerine inanın!
Olan bitenin tüm açıklaması bu sayfadadır?(10 Şubat 2012)
Yazdıklarımı tekrarlamayı sevmiyorum.
Fakat, okuyucularıma hatırlatmalarda bulunmak da isterim.
Bu MİT operasyonu ve kamuoyunu bu aralar meşgul edenlere dair hemen tüm ipuçları, hem de akademik kaynaklara atıflarıyla birlikte, yaklaşık 2 aydır yazdığım bu sayfada mevcuttur.
Bizim "beyinsiz" ve "kafası karışık" medya cahildir. Onları takip etmek çoğu zaman kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor malesef.
Sayfanın en altına inin, yukarı doğru okumaya başlayın. Özellikle de, "Arap baharı Türkiye'de başlamıştır" serisini tekrar okumanızı tavsiye ederim.
Şimdi Cemaat'i kim takip edecek? Kendisi mi?(9 Şubat 2012)
Bugün bir önceki yazımda, MİT içinde de kuruluşundan itibaren belirli bir "masonik cemaat" varlığından bahsetmiştim.
Diğer yandan, bu kurumun başına, hemen herkes tarafından takdir edilen ve güvenilen bir müsteşar atandığı da unutulmamalı.
Ayrıca, bir kaç ay öncesine kadar Genelkurmay'ın emrinde olan GES'in (Genelkurmay Elektronik Sistemler) Komutanlığı'nın MİT'in emrine verilmiş olması, dolayısı ile, Türkiye'de ve yakın ülkelerde MİT'in dinleyemeyeceği hemen hiçbir kişi ve kurum kalmamış olması gözden kaçırılmamalıdır.
Asıl önemli konu ise, bu vaveyla arasında bu kurum da yıpratılınca, CIA, FBI, Vatikan ve hatta FSB bağlantıları artık gazetelere konu olmuş "Cemaat"in, ülkemizin hangi resmi kurumu tarafından takip edileceğidir.
Bu, "Cemaat"in illa suçlu olduğu anlamına gelmez. Fakat, uluslarası meselelerde fazlası ile "taraf" olan, köşe yazarları vasıtası ile iktidarı neredeyse açık açık tehdit eden ve gelinen noktada, hükümeti iç-dış politika konularında köşeye sıkıştırmaya çalışan "bu yapı"nın, istihbarat birimlerimiz tarafından takip edilmesinin gerekliliğini herhalde herkes kabul edecektir.
Dış istihbarata bakan tek teşkilatımız da MİT olduğuna göre ... Ve bu teşkilatımız da hem içerdeki farklı bir "cemaat" yapısı tarafından, hem de kendisine hücum eden diğer bir "cemaat" yapısı tarafından "güvensiz" gösterildiğine göre ...
Söyleyin şimdi: Bu devletin istihbaratı, bekası, dış güvenliği kimlerin eline kalacaktır?
Adamlar tutuyor, gazete köşelerinden, bir komşu ülkeyi hedef gösteriyor ... Daha sonra, aynı köşeden, "Bu ülke terörü besliyor. Terör azacak haa" diye, seçilmiş hükümete alttan altta tehdit sallıyor. Sonra da, ülkenin istihbarat teşkilatları tarafından takibe alındıkları için bas bas bağırıyor, ortalığı ayağa kaldırıyorlar. Pes doğrusu!
İstihbarat teşkilatımız eğer bu tipleri takip etmiyorsa yazıklar olsun onlara!
Bir daha tekrar ediyorum: Türkiye, ancak, bu cemaatlerin tasfiyesi ile kurtuluşa erebilir ve açıktır ki bu vebal seçilmiş siyasal iktidarın omuzlarındadır. Yoksa, yarın bir gün kendi elleri ile kadrolaşmasına izin verdikleri yapılar tarafından kendilerini mahkeme köşelerinde sürünürken bulurlarsa, yanlarında kendilerini savunacak kimse olmaz!
Masonlar-Cemaat birbirine girer... Türkiye kaybeder(9 Şubat 2012)
Masonlar da cemaatçiler de devletten temizlenmelidir diye yazmamın üstünden daha bir gün bile geçmemişti ki, ortalık karıştı. Devletin en hassas kurumları, tüm güvenlik bürokrasisi birbirine girdi. Ortalık toz duman. Herkesin kafası karışık. Her kafadan farklı bir ses çıkıyor.
Aslında olayın gayet basit bir açıklaması var ve tamamen benim söylediklerimin doğruluğunu kanıtlıyor.
Önce olayların gelişimini mercek altına alalım sonra haklılığımızın ispatını ortaya koyalım.
7 Şubat akşam saatlerinde, basına, MİT müsteşarlarının gözaltına alınacağı sızdırılıyor ve 8 Şubat sabah saatlerinden itibaren tüm medyada bu haber yer alıyor.
MİT müsteşarlığı jet hızı ile bu haberleri yalanlıyor.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı da, "teamüle göre bize haber verilmeli idi, böyle bir haber verilmediğine göre doğru olamaz" diye açıklama yapıyor.
Daha sonra, özel yetkili savcıların telefonla MİT Müsteşarı'nı "şüpheli" sıfatı ile ifadeye davet ettikleri tüm taraflar tarafından doğrulanıyor.
Bu olayların üzerinden bir iki saat geçmiyor, İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele ve İstihbarat Şube Müdürleri'nin görevden alındıkları basında yer alıyor. Bu emniyetçiler, sıradan isimler değil, KCK soruşturmaları ve Ergenekon Operasonyonu'nda hayati görev ifa eden memurlar.
Dahası, görevden alınan bu emniyetçilerin bir gün önce, MİT görevlilerini ifadeye çağıran Savcı ile makamında görüştükleri iddia ediliyor.
Dışarıya sızan bilgilere göre, MİT görevlileri, KCK operasyonları hakkında sorgulanacakmış ve en çok sorulan soru ise şu : MİT bombalama olacağını, eylem koyacağını bildiği halde neden seyretmekle yetindi?
Bu hatırlatmaları yaptıktan sonra, hemen aşağıda tamamını okuyabileceğimiz kendi yazımıza dönelim. Ne yazmıştık?
Cemaate gelecek operasyonun sebeplerinden birinin, Mahir Kaynak Hoca'nın yazdığı gibi, "Hrant Dink Cinayeti'nden dolayı olabileceğini" hatırlatmıştık. Emniyet, cinayetin olacağını bildiği halde seyretmekle yetinmişti.
"Devlet içindeki tüm masonlar ve cemaatçiler temizlenmeden bu ülkede ne demokrasiden, ne özgürlükten ve inanamayacaksınız belki ama, ne de sahih bir islam anlayışından bahsedilebilir". Bu kadroların devlette etkin olması, rejimin "oligarşik" niteliğini gösterir. Yani, seçimler yolu ile, hür irademiz ile değil, iyi örgütlenmiş azınlık gruplarının ne idüğü belirsiz kadrolarının arzuları doğrultusunda yönetildiğimizi gösterir demiştik.
Bu satırlar, tüm bu olan biteni anlamak için anahtardır. "Cemaat"in emniyet içindeki kadrolaşması ayyuka çıkmış durumda. Bu savları ispatları ve resmi belgeleri ile ortaya koyan kitaplar, daha piyasaya çıkmadan toplatıldılar.
Diğer yandan, MİT'in tarihinin ise, bir tür mason locası olan İttihat Terakki Cemiyeti'ne dayandığı da çok iyi biliniyor. Öldürülen müsteşarının bile faillerini açık açık ortaya koyamamış, diğer istihbarat örgütleri ile "fazlası" ile içiçe geçmiş, tarihi hiç de parlak olmayan bir yapıdan bahsediyoruz.
Yavuz hırsız evsahibini bastırdı. Dibi kara tencere, "onunki benden kara!" dedi.
İyi niyetli olduğuna can-ı gönülden inandığımız, hakkında devlet içindeki istihbarat çevrelerinden çok iyi şeyler duyduğumuz, çalışmalarını desteklediğimiz Müsteşar Hakan Fidan'ın, bu kadar kısa sürede, bunca kökleşmiş bir "cemaatsel" yapıya neşter vurabileceğini, sihirli değnekle düzeltebileceğini düşünmek de saflık olur.
Sonuçta, MİT içinde, müsteşarların da kontrollerinin dışında, "masonik", "cemaatsel" ve karanlık oluşumların olabileceğini düşünüyoruz.
İşte, halkın seçtiklerinin dışında devlet içinde kadrolaşan yapılar olursa, ortada bırakın devlet ciddiyetini, "devlet" diye birşey kalmaz. Cemaatler, cemiyetler, kabileler, aşiretler karanlık tezgahlar ile ülkeyi yönetmeye kalkarlar. Dün olanlar da işte, aynen bizim dediklerimizin doğrulanmasıdır.
Bir daha tekrarlayalım: Demokratik bir rejimde, halkın seçtiklerinin dışında bir cemaat cemiyet iradesi olmaz, olamaz. Olursa bu rejimin adı oligarşi olur!
Basında orada burada, "Yeni Türkiye'den", demokrasiden bahseden kim varsa, kendisinden şu satırları yazmasını bekleyin: "Devlet içinde cemaatler de masonlar da kadrolaşamaz. Bunlar temizlenmelidir".
Bunu yazmayanlar, bilin ki, bu iki güçten birinin piyonudur.
Şimdi top iktidarda.
Eğer bu yapıların piyonu haline gelmemişlerse, devleti sadece seçilmişlerin eline teslim edecek, kanunlar tarafından kendilerine tanınmış yetkiler ve hiyarşik bütünlük dışında hiçbir güç tanımayacak bir bürokrasi oluşturmak amacı ile devleti temizlemelerini bekliyoruz.
Yeni Türkiye böyle ortaya çıkar, yoksa, ne anlatsanız boş!
Cemaat'in paçaları tutuşmuş ucuz ayakçıları!(7 Şubat 2012)
Cemaat'in ucuz ayakçıları her yerde bir "Ergenekon operasyonu"ndan bahsediyorlar.
Kimileri kitap yazıyor, kimileri köşelerinde ahkam kesiyorlar: Ergenekon cemaate karşı psikolojik taarruz başlatmış. Doğru olabilir.
Tezlerine göre, bu operasyonda üç grup varmış: Operasyonu planlayanlar, uygulayanlar ve bilmeden destek verenler!
Bu utanmaz, küstah, müfteri rezillere göre, Ergenekon'a mensup ya da alet olmadan, Cemaat'i zararlı bulan insan yok Türkiye'de! "Masonların da cemaatin de devleti ele geçirmesine izin verilemez" diyen bir kitle yok!
Çok kötü beddua edeceğim ama, zorla da olsa tutuyorum kendimi.
Hadlerini fazlası ile aştıklarının, başlarına bir operasyon geleceğinin farkındalar. Bu yüzden, köşelerinden hükümeti nerdeyse açık açık tehdit de ediyorlar.
Bundan 3-5 sene evvel, hükümet bir KHK çıkarttı(yönetmelik de olabilir tam hatırlamıyorum). Buna göre, hükümet, emniyetteki tüm kadrolara sorgusuz sualsiz emniyet personeli olmayan kişileri atayabiliyor. Basında sadece Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV bu kanuna üç beş gün muhalefet etmeye çalıştı tehditkar sözlerle, ondan sonra yine kalemleri bir taraflara girdi, sesleri çıkmadı. Utanmasalar, "Başbakan'ı Ergenekon yönlendiriyor" diyecekler. Görürsünüz, bir zaman gelecek, bunu da söylemeye cür'et edecek bunlar.
"Acaba neden hükümet böyle bir tasarrufta bulundu?". Yorumu okuyucularıma bırakıyorum.
Bu göbeğinden bağlı utanmazların aksine, mesleği "siyaset bilimi" olan bir insan olarak tekrar ediyorum: "Devlet içindeki tüm masonlar ve cemaatçiler temizlenmeden bu ülkede ne demokrasiden, ne özgürlükten ve inanamayacaksınız belki ama, ne de sahih bir islam anlayışından bahsedilebilir". Bu kadroların devlette etkin olması, rejimin "oligarşik" niteliğini gösterir. Yani, seçimler yolu ile, hür irademiz ile değil, iyi örgütlenmiş azınlık gruplarının ne idüğü belirsiz kadrolarının arzuları doğrultusunda yönetildiğimizi gösterir.
Bu utanmazlar başka dilden anlamadığından dolayı şu cümleyi de ekleyeyim: Eğer, bu fikirleri savunurken, Ergenekon dedikleri o yapı her ne ise ondan, ya da masonik bir takım yapılardan, ya da yerli ya da yabancı bir takım istihbarat servislerinden emir/telkin vs. almış isem, Allah'ın ve tüm yarattıklarının laneti üzerime olsun. Ama eğer, bana böyle yapıyor diye iftira atan/atacak olan olursa, Allah'ın ve tüm yarattıklarının laneti onların üzerine olsun.
Geriye, "bilmeden bu propagandalara alet olma" ihtimali kalıyor ki ... Böyle yazılar yazanlara tek tavsiyem, samimi bir biçimde, bir kendi eğitimlerine, hayat tecrübelerine, zekalarına, bilgilerine, görgülerine bakmaları, bir de, "bilmeden alet oluyor" dedikleri insanlara.
Fikirlerine değer verdiğim Mahir Kaynak Hoca da bir kaç hafta evvel, hem de hükümete yakın Star Gazetesi'nde bir yazıda ele aldı, "Dink davası diyorlar, yargıyı suçluyorlar, fakat yargı önüne gelen delile göre karar verir. Delil sağlayan ise emniyettir. Emniyette de bir cemaatin kadrolaşmasından bahsediliyor" diye. Şimdi ona da düşman olur, özel hayatını hayasızca didik didik ederler.
Bu "cemaate yakın" yazarların, sosyal medyada kamuya açık mesajlarına bakıyorum, muhalifleri olan yazarlara, kişilere olan tavırlarına bakıyorum, İslam dininin yasakladığı hareketleri yapıyorlar. Gıybet, belki iftira, gırla!
Bakın bir daha yazayım: Ameli az olsa da, ehl-i sünnet vel cemaat anlayışına sahip bir mü'minim. 6-7 kuşaktır molla çıkartan(son kuşak da diyanetin resmi imamları) çıkartan bir aileye mensubum. O cemaatten tanıdığım bireyleri samimiyetsiz ve içten pazarlıklı buluyorum. Ayrıca, cemaatin (ve hadi burada Ak Parti iktidarını da katayım) müslümanın "El-Emin" sıfatının katili olduğuna inanıyorum. Ne ellerinden, ne dillerinden kimsenin emin olamayacağına inanıyorum. Masonlar da, cemaatçiler de, hiyerarşik bir şekilde kadrolaşan devlet içindeki tüm unsurlar ayıklanmalıdır diyorum.
Ben bunları yazdım. Utanmazlar da, "Bize karşı duran Ergenekoncudur" teranelerini anlatmaya devam etsinler. Kimin doğru söylediği Hak Katı'nda nasıl olsa biliniyor, bilinecek!
Bu mesaj anlayana yeter!(2 Şubat 2012)
Bundan sonra her yazıda, aşağıdaki yazılarda daha detaylı bulabileceğiniz, binlerce haber sitesi ve gazetenin yayımladığı bir sigara zammı haberi yüzünden, benim sitemin cımbızla seçilerek cezalandırıldığını hatırlatacağım. Ola ki, yüzleri kızarır.
Bazen düşünüyorum, kendimi iyi tanıyorum. Allah(CC) biliyor: İnancım, Vatanım ve Milletimin yükselmesi dışında hiçbir amacım yok. Bu uğurda yerli yersiz konuşa konuşa koca koca kariyer fırsatlarını harcadım, yine harcarım.
Yirmi yıl önceki dostlarım, öğretmenlerimi görüyorum bazen. Bana, "Biz senin çok daha iyi yerlerde olmanı bekliyorduk" diyorlar.
Ben de onlara, "Kaybetmek bazen kazanmaktır" diye karşılık veriyorum. Bazılarımız, kaybetmeyi bilinçli bir tercih olarak gerçekleştirebiliyor.
Kazanamayacağımız mücadelelere giriyor benim gibiler. Ama karlı mücadelelere ... Kaybetmenin de aslında kazanmak olduğu mücadelelere.
Bu satırları neden yazdım?
Gerçekten oldum olası böyle hissettim. Fakat bu hislerimi şimdi yazmamın sebebi, Rahmetli Erbakan Hoca.
Yıllar önce, Sultanahmet Camii'ndeki bir namaz sonrasında, bir kere rastlaşmıştık Erbakan Hoca ve Recai Kutan ile. Elini öpmüştüm. Tüm tanışıklığım budur. Açıkça söyleyeyim, tüm 28 Şubat döneminde, gönülden onun yanında idim, fakat, Kaddafi olayı yüzünden kızgındım kendisine. Bu uzun zaman böyle devam etti.
Şimdi 28 Şubat Dönemi ve bu Arap Baharı meseleri üzerine araştırmalar yaparken, O'nun hakkında bir sürü materyal okuyorum ve seyrediyorum. Bunlardan bazılarını daha sonra sizinle paylaşırım.
Fakat, biri var ki. İzlediğinizde, neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğimi anlayacaksınız.
Kazanamayacağı bir savaşa girmiş ve kaybetmeyi de kazanmak olarak algılamış bir insanın hem üzüntüsünü, hem hayal kırıklığını, hem de dik duruşu ve gururunu idrak edeceksiniz.
2007'nin ilk aylarında, Necmeddin Erbakan, Partisinin Genel İdare Kurulu üyelerini ve teşkilat yetkililerini konutuna davet ederek, onlara sadece bir film izletip uğurlamış.
Allah gani gani rahmet eylesin. Allah, kaybetmenin de bazen kazanmak olabileceğini idrak edenlerden eylesin. Amin.
Hükümettekilerin yüzleri kızarır mı?(27 Ocak 2012)
Dün, Anadolu Ajansı'nın yaptığı bir haberden dolayı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü'nün, tumgazeteler.com'u işleten "A99A Bilişim Yayıncılık ve Pazarlama Ltd. Şti"ye kestiği 70 bin TL idari para cezasından bahsemiştim. Bu olayın ve diğer baskıların ardından şirketimi ve sitemi kapatmak zorunda kaldım.
Aynı haberin, ya da aynı şekilde sigara isimlerini veren haberlerin diğer "bazı" sitelerde yayımlandığı linkler aşağıda yer almaktadır. Bunların hemen hiçbiri ceza almadı! Ve benim araştırmadığım binlerce başka sitede de haberin yer aldığından eminim. Pek ümidim yok ama, belki, hükümettekiler bir daha basın ve düşünce özgürlüğü hakkında bir açıklama yapacakları zaman, yüzleri kızarır!
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2010/01/04/sigaraya_yuzde_40_zam
http://www.ntvmsnbc.com/id/24980577
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=225572&interstitial=true
http://www.ntvmsnbc.com/id/24944370
http://www.ntvmsnbc.com/id/25039777
http://www.ntvmsnbc.com/id/25042929
http://www.stargazete.com/ekonomi/sigarada-fiyat-savasi-indirim-getirdi-haber-236646.htm
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=935572&keyfield=6D61726C626F726F207A616D
http://yenisafak.com.tr/Ekonomi/?t=11.01.2010&c=3&i=234655
http://www.iha.com.tr/haber/detay.aspx?nid=104567&cid=5
http://yenisafak.com.tr/Ekonomi/?t=12.01.2010&c=3&i=234687
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/89537-sigarada-fiyat-duzenlemesi-devam-haberi.aspx
http://www.sestv.com.tr/haberdetay.asp?hid=33133
http://www.stargazete.com/ekonomi/sigaraya-buyuk-zam-haber-235821.htm
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/88740-sigaraya-bu-kez-de-bakkal-zammi-haberi.aspx
http://www.sestv.com.tr/haberdetay.asp?hid=33004
http://www.tgrthaber.com/news_view.aspx?guid={A873E5E8-2B29-49F7-9DAC-3CFFB5A367C1}
http://www.stargazete.com/ekonomi/sigara-da-fiyat-savasi-marlboro-yu-ucuzlatti-haber-236646.htm
http://www.stargazete.com/ekonomi/emekli-zammini-tiryaki-ve-surucu-finanse-edecek-haber-235837.htm
http://www.stargazete.com/ekonomi/philsa-sigaraya-50-kurus-zam-yapti-haber-198085.htm
http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/200064-sigaraya-yeni-zam
http://ekonomi.haberturk.com/makro-ekonomi/haber/199522-sigara-fiyatlarina-yeni-zam
http://www.8sutun.com/haberdetay.asp?Newsid=65527
http://www.haber7.com/haber/20090702/Philip-Morris-sigaraya-zam-yapti.php
http://www.haber7.com/haber/20100112/Fiyat-dusuren-Philip-Morristen-yeni-zam.php
http://www.haber7.com/haber/20050210/Marlboro-375-YTL-oldu.php
http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=142231
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=13402738
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=13448584
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=5996400
Her halimize çok şükür!(26 Ocak 2012)
Yine savcılık talimatı ile polis ifadesi. Yine İstanbul'a gitmek zorunda kaldım. Bu yüzden bir süre yazamadım.
Hicap duyuyorum sizlere kendi dertlerimi anlatmaktan. Tamamını anlatmam zaten mümkün değil, kanıtlayamam, başımı daha fazla belaya sokarlar. Ama yeri geldikçe ufak ufak bazılarını anlatıyorum işte.
Polis/Savcılık ifadelerini geçtik ... Bir yıl önce, Sanayi Bakanlığı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü'nün kestiği 70 bin TL'lik bir para cezası var ki ... Şirketimi kapatmak zorunda kaldım. Bakanlık, muhasebecime iki özel ulak göndermiş, neredeyse zorla tebliğ etmişler cezayı ben yokken.
Ceza konusu haber, Anadolu Ajansı'nın yaptığı bir sigara zammı/indirimi haberi. Neredeyse istisnasız tüm Türk medyası aynı haberi yayımlamış. Kardeşim de sitenin editörü olarak aynı haberi kullanmış. Fakat, sadece, Tumgazeteler.com'un içinde bulunduğu üç beş siteye ceza verilmiş. Bu site en parlak zamanlarında bile bir aile şirketini ancak kıt kanaat götürebiliyordu. Şirket kapandı, siteyi de kapattım, hiç gelir kalmadı. Babamdan kalan bir mülküm var, onu satmak zorunda kalacağım. Avukat parası ayrı, mahkemelerde uğraşmak ayrı, bir de açtığımız davayı kazanamazsak bir kaç yıllık süre zarfında işleyen devasa faiz ayrı dert.
Ama bu işi yapanlarda art niyet varsa, Mahkeme-i Kübra'da hepsi ile teker teker hesaplaşacağız.
Internet üzerindeki tüm sitelere baskı yaparak abonesi yapan Devletin Resmi Ajansı haber yapıyor, başka bir kurumu aynı haberi kullanan sadece bir kaç siteyi seçerek ceza kesiyor. Hükümet üyeleri çıkıp dalga geçer gibi, "Gazeteciler fikir açıklamaktan ceza görmeyecekler" diyor. Peki hangi kriterlere göre seçildiği belirsiz yayın organlarına çeşitli vesileler ile kesilen para cezaları ne olacak? Aşağıya, diğer sitelerin aynı haberi yayımladıkları linkleri veriyorum. "Bu anlatılanlar doğru olamaz idare bu kadar da pervasızlaşamaz" diyorsanız, tıklayın teker teker, görün diğer sitelerdeki aynı haberi, ya da direkt marka isimleri verilen haberleri, kararı kendiniz verin. (Şimdi kaldıracaklardır bazıları bu haberleri ama sizlerin şehadeti yeter bana!)
Hükümettekilerin "basın özgürlüğü" diye açıklama yaparlarken yüzleri kızarır mı, inanın artık ondan bile emin değilim.
Neyse ... Yine de her halimize çok şükür.
Sizlere, doya doya okuyacağınız ve öğreneceğiniz bir site buldum: www.bankalarveorumcekler.com.
Bu sitedeki yazıların hepsi birbirinden ilginç. Sadece ilginç değil, doğru. Hem de kitlelerin gözünden özenle saklanmaya çalışan doğrular. Özellikle Bankacılık Sistemi ve rezerv para ile ilgili makaleleri okumanızı tavsiye ederim. Allah bu siteye emeği geçenlerden razı olsun.
Daha önce benim de sizlere anlatmaya çalıştığım pek çok bilgi, finans sektörünün içindeki insanlar tarafından, anlaşılır bir dille anlatılıyor.
Buradan çıkartacağınız başka bir ders de şu: O sitedeki bilgileri tüm medya pekala bildiği halde, neden yayımlamaz? Böyle korkunç gerçekleri sizden saklayan medya üstüne müslüman bir kimlik de geçirse, merkez medya kimliği de geçirse güvenilir addedilebilir mi?
Not: Daha sonra siteye tekrar göz attım. Ekonomi ve bankacılık konusundaki makaleler doğru ve yerinde. Bunun dışındaki makalelere kefil olamam.
İsmet Özel'i takip edin!(21 Ocak 2012)
Al sana bir "tesadüf" daha!
Bir hafta kadar önce, internette gezinirken İsmet Özel'in kurduğu İstiklal Marşı Derneği Sitesi'ne denk gelmiş ve bir yazısını okumuştum.
Daha sonra, bunun aynen benim yazdığım gibi dizi yazı olduğunu farkettim.
Ve beni bir kez daha hayrete gark eden ise, yazı dizisine benden önce başlayan büyük şair ve mütefekkir İsmet Özel'in, aynen benim de kullandığım örnekleri vermesi idi ... Arap Baharı - Prag Baharı bağlantısını kurmuştu.
"İSMET ÖZEL DE KİM OLUYOR? İTHÂM ETME HAKKINI NEREDEN ALIYOR? (IV)" başlığı biraz daha kişisel bir tarihi çağrıştırsa da, kesinlikle okunmayı hak ediyor.
Daha da ilginci, hayatımda sadece bir kez gördüğüm ve nazik bir iki selamlaşma cümlesinden öte muhabbetim olmayan bir insan ile, hemen hemen aynı zamanda, birbirinden habersiz bir şekilde, hemen hemen aynı örnekler ve çok benzer bir bakış açısı ile ortak bir "feveranı" dile getirmemizdir.
Bağımsızlığından dolayı adı unutturulmaya çalışılan bu büyük düşünür, memleket sevdasına bizden çok daha evvel düşmüştür. Eğer bir tavsiye isterseniz, yukarda belirttiğim adreslerdeki yazı dizisini okuyun.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın, global güçlerin karnından konuşma aparatları vasıtası ile "Terör kartını oynarız haaaa" diyerek tehdit edildiği, adı bile hatırlanmak istenmeyen bir takım terör örgütlerinin medyada elbirliği ile hortlatılıp parlatıldığı, "Acem rüzgarları" denilerek de, "İşte saldıracağın hedefi de verdik! Yoksa ülkeni kan gölüne çevireceğiz" mesajlarının verildiği şu günlerde Allah hepimizin yardımcısı olsun.
Yunus Emre para verip kendi reklamını yaptırır mı?(19 Ocak 2012)
Bazıları soruyor. Hatta annem ile babam soruyorlar : "Oğlum, neden cemaati eleştiriyorsun?"
Özellikle 28 Şubat döneminde, kızkardeşim gibi insanlar, başörtüsü yüzünden üniversitelerden atılırken cemaate karşı idim. Yaptıkları, açıklamaları, sünepelikleri beni çileden çıkartıyordu. Kendileri kadrolaşıyorlar, hiç günahı olmayan, sadece inancına uygun hareket eden benim bacım gibi Anadolu insanı ise cereme çekiyordu. Bunlar ise, kendi aralarında bir füruat müruat mırıltıları arasında, kokmaz bulaşmaz bir şekilde kenara çekiliyorlar, "en önemli şey bizim kadrolaşmamızdır, tam siper!" diye yatıyorlar, benim babam ile kızkardeşim, başörtüsü eylemlerinde cop yiyor! (Hanım da atladı hemen: Beni neden söylemiyorsun? kızkardeşin afla döndü, ben dönemedim de baak!) ... Şimdi 28 Şubat'ın mağdurları olarak kimseye pabuç bırakmaz oldular ki ... Hayretle izliyorum ...
Daha sonra, tekrar sever oldum cemaati. Bırakın karşıtlığı, hayatın her alanında inandım o kardeşlerime, elimden ne kadar geliyorsa destekledim. Benim desteğimden ne olacak, ama bir kişinin sevgisi bir kişinin sevgisidir işte.
Fakat, tanıdıkça, herşeyden önce bir samimiyetsizlik hissettim bunlarda. Yazılarımda da saydığım pek çok sebebin yanısıra en önemli sebeplerden biri bu samimiyet eksikliğidir.
Bir kişi ile de değil, cemaatten çeşitli tanıdıklarla çeşitli vesilelerle sohbet ediyorum... Bakın bundan dört-beş sene evvel bile, bu Ergenekon denilen olayın aslına nasıl karşı olduğumu en iyi kendileri bildikleri halde, yılışıkça bir şaka olarak, laf arasında, "Seni de alırlardı haa Ergenekon'dan" ... Fesüphanallaah!
Bir kaç yıl evvel, şu televizyondan şöyle bir teklif geldi, münasip bir şekilde reddettim diyorum ... "Oooo iyi ki reddetmişsin, seni de alırlardı Ergenekon'dan" ... İçinden "fesuphanallah" çekiyorsun, duymazdan geliyorsun ... Reddederken fikirlerini sorsam da tehdit etseler yine belki bir yere kadar anlaşılabilir. Ama zaten olup bitmiş bir olay hakkında bu yılışık yorum nedir? Ayrıca, gayet de cazip bir teklif idi. Ben "Şöhret afettir" diye düşündüğüm için, bir bahane uydurup kabul etmedim. Kabul etseydim Ergenekoncu mu olacaktım yani? Şu bir buçuk yıl içinde, bir STK'dan panel için, bir de televizyon programından konuşma için davet aldım, yine reddettim, sebebim yine aynı: Benim gibi nefsine kolayca yenik düşebilen bir adam için şöhretin tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Ekranda kendimi görmeyi sevmiyorum.
Ulan Allah'dan korkmazlar! Ulan kuldan utanmaz yılışıklar! Darbeler, devlet içinde masonik kadrolaşmalar gibi konular hakkında ne düşündüğümü yüzlerce kez konuşmuş, görmüş, bilen insanlarsınız. Tüm bunlara da gerek yok, yazılarım internet üzerinde dolaşımda zaten! Beni bile laf arasında böyle yılışık yılışık tehdit edebilecek garip bir kibre erişti iseniz, size kim ne ede?
Hayır, insanın gururuna da dokunuyor bir yandan, benim gibi Karadenizli bir insana en koyan şeylerden biri tehdit edilmek.
İnsan biriktiriyor... Biriktiriyor ... İşin global yönüne bakan gözlemleri bu insani veriler ile birleştiriyor, sonra "tamam" diyor, "bunlar iddia ettikleri gibi değiller". Ama gazetelerine bakarsanız, "iyiliklerinin" öyle bir reklamını yapıyorlar ki... İslam tarihinde gelmiş geçmiş en büyük iyilik hareketi bunlarınki!
Size başka bir hatıramı nakledeyim, başka bir açıdan olaya bakın, belki anlamanıza yardımcı olur:
Bir iki sene kadar evvel, Vatikan Yönetimi'nin(yani Papalığın), uluslararası örgütlerden birindeki daimi delegasyonunda görevli Fransız bir arkadaşım, laf arasında ağzımı aradı: "Yahu hayrola? Bu sizin sufiler reklama mı başladı?" ...
"Yoo" dedim, bizimkilerin reklamla falan işi olmaz.
Sonra, malum bir cemaatin adını vererek, alaycı ve küçümser bir eda ile "Görünür olmaya fazla hevesli gibiler" gibisinden laflar edince durum anlaşıldı.
Şimdi cemaatin başka birşey, tasavvufun başka birşey olduğunu mu anlatayım hristiyan bir din adamına? Ayrıca, ağzımı da aramak istiyor belli ki ... Geçiştirdim tabii...
Daha sonra kendimle başbaşa kalınca düşünmeye başladım:
Bu insanlar kendi hareketlerini, liderlerini(ki yanlış anlaşılmasın kötüdür diyemem, demem Hocaefendi için, hüsn-i zannım vardır) büyük velilerle karşılaştırıyorlar, hatta, rahat atış alanı bulduklarında kendilerini "mehdi" ilan ediyorlar. (Bakın ben buna da olmaz diye kestirip atmam, belki de şahs-ı manevi Mehdi olacaktır, onu da din alimleri tartışsın).
Yani şimdi bir düşünün, Yunus Emre Hazretleri eğer ...
Gazetecilere çeşitli hediyeler(örneğin Amerika seyahatleri), rüşvet kabilinden övgüler ile kendi hakkında güzel yazılar çıkmasına uğraşsa idi...
Gazete kurup, o gazetede her gün, "biz şöyle hizmet ediyoruz, böyle hizmet ediyoruz, şöyle iyiyiz böyle süperiz" diye reklam yapıyor olsa idi...
Gazetenin başyazarı, müslüman kimliği ile bilinen başka bir başyazar cemaati eleştirdi diye kendisine, "Biz de senin evinin pisliğini mi yazalım" dese ve hiçbirşey olmamış gibi, iyilik meleği rolüne devam etse idi ...
Şu bu üniversitede kendileri hakkında bir tez yazılsın diye yetmiş takla atsa, yazılınca da gazetelerinden çok büyük bir olaymış gibi yayın yapsa idi...
Jirinovski gibi bir adam kendisi hakkında iyi bir laf etti diye gazetesinde dünyayı ayağa kaldırıyor olsa idi...
Gayrimüslimlere kendisini beğendirmek için yetmiş takla atsa ve müslüman kardeşlerine her şeyi en iyi ben bilirim edasında, umursamaz bir şekilde yaklaşsa idi ...
Ve bunların sonucunda, propaganda sonucu kendisini destekleyen cahil halk kitleleri ve kendi okullarında yetişen "seçkinleri" dışında, neredeyse tüm cemaatler ve ehl-i sünnet alimleri tarafından adeta "dışlansa" idi ...
Tüm bunların yaparken de, CIA'in en karanlık adamlarının ve FBI'ın referansı ile Amerika'da yaşıyor olsa idi, bu millet O'na bugün olduğu gibi saygı duyar mıydı?
Ayrıca, bugüne kadar "cemaat"i şu ya da bu şekilde eleştiren, özellikle de müslüman kesimden eleştiren ne kadar isim varsa, başlarına olmayacak işler geldi! Hepsinde de eleştirenler suçlu!
Size daha korkunç birşey söyleyeyim, muhtemelen hiçbirinizin aklına böyle düşünmek gelmedi: Tasavvuf ile ilgilenenler, silsilenin ne olduğunu bilirler. Başta bulunan şeyhten, Peygamber Efendimiz(SAV)'a kadar uzanan bir zincir söz konusudur. Yani, Tarikat-ı Nakşibendiyye'nin başına "kadın pazarlayan" bir şeyhin geçme olasılığı, bizzat Peygamber Efendimiz(SAV)'a, oradan da bizzat Allah-u Teala(CC)'ya savaş açmaktır. Bu artık, bir cemaatin sorunu değildir, O Peygamber'e inanan tüm ümmetin sorunudur.
İslam'a uygun bir tarikat şeyhi, kendisinden sonra gelecek bir isim olarak "Pezevenklik yapan" birisini işaret ediyorsa ortada beş olasılık var demektir:
Ya o tarikatın silsilesi sahih değildir, bu tartışmaya açılır.
Ya bu şeyh kamil değildir, o zaman bu şeyhin şeyhliği tartışmaya açılır(Aslında bu da silsilenin tartışmaya açılmasıdır)...
Ya bu şeyh Peygamber Efendimiz'e ve Allah-u Teala'ya savaş açabilecek kadar kötü ve sapıtmış bir insandır bu tartışılır(Aslında bu da döner dolaşır silsileyi tartışmaya açar)
Ya bu şeyhe, sahih olarak o tarikatın başına geçmesi işaret edilmemiş, silsilenin izni olmadan posta oturtulmuştur.
Ya da ortada bir iftira ve başka türlü oyunlar vardır!
Mesele söz konusu kişinin ne olduğu meselesi değil, çok daha önemli bir mesele. Sahih hadislerden yola çıkarak işin temeline indiğimizde(Dostlarıma savaş açan bana savaş açmış olur!), ortada açık bir şekilde Peygamber Efendimiz(SAV) ve Allah-u Teala'ya karşı açılmış bir savaş vardır ve cemaatin bu konuda tavrına bakıldığında durum iç açıcı değil... Ben cemaat bu işi tezgahlamıştır iddiasında değilim. Fakat, ne cemaat, ne hükümet ve hatta diğer cemaatler, tüm ümmetin sahiplenmesi gereken bir hususta, üzerlerine düşen sorgulama görevini yapmayarak kendi üzerlerine gölge düşürmektedirler.
Tarihe not düşelim değil mi Ruşen Çakır?(18 Ocak 2012)
Ne zamandan beri Hizbullah adını duymamıştınız?
Medyada ne zamandan beri ele alınmıyordu?
Ama, bakın bugün, Ruşen Çakır Hizbullah'ın manifestosunun reklamını yapar gibi bir yazı kaleme almış.
Artık yine bir sürü cahil genç kandırılır, terör tuzağına düşürülür, kan akıtılır ve uluslarası sistemle eklemlenmiş, gırtlağına kadar politikaya batmış, reformist, ılımlı bazı yapıların ne kadar cici, ne kadar gerekli olduğu tüm dünyaya gösterilmiş olur.
Sanıyorlar ki, ne yaptıklarını farkeden bir göz yok.
Sanıyorlar ki, tarihe not düşecek adam kalmadı.
Hizbullah'ın kimler tarafından kurulduğu, sonra kimler tarafından kullanıldığı, liderlerinin nasıl garip bir şekilde serbest kaldığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Merak eden arşivleri tarar internette.
Yüzlerce kez düşündüm, hala da düşünüyorum, bu siteyi tamamen kapatmayı, hiçbirşey yazmamayı, bıktım, midem bulanıyor gördüklerimden. Ama birilerinin bu olanları yazması, tarihe not düşmesi gerektiğine inanıyorum. Mecburiyetten yazıyorum. Beş yıl kadar evvel de, "vird çekemiyorum bu site ve internet yüzünden, getirdiği götürdüğünü de karşılamıyor, başıma bela, kapatacağım" demiştim de, yine o isimsiz Allah dostlarından biri "kapatma" diye ikna etmişti. Bu da benim çilem midir?
Düşüyoruz notu: Ruşen Çakır kime neye hizmet ettiği belirsiz bir isimdir. Yıllardan sonra, kimsenin hatırlamak bile istemediği o "Hizbullah belasını" medyada hortlatma görevi, belli ki kendisine verilmiş.
Eh! Boru değil! Hizbullah eylem koymaya başlayıp parlak günlerine kavuştuğu zaman, açıklama yapmak istediklerinde, medyada kendilerince güvenilir bir isim gerektiğinde Ruşen Çakır'a ekmek yedireceklerdir elbette.
Ruşen: Ekmeğinde kan var!
"Büyüklerine" mi iman ediyorsun Allah'a mı?(17 Ocak 2012)
"Şu cemaat" bulaşmasın fikirlerime diyorum. Bir daha ondan bahsetmeyeceğim diyorum. Ama olmuyor, olamıyor.
Kimse yazdıklarıma inanmak zorunda değil. Daha önce söylediğim gibi, burası bir haber sitesi de değil. İsmail Kizir'in blogu. Dolayısı ile, yazdıklarımı kimseye zorla okutuyor, ya da tüm medyanın yaptığı gibi, haber veriyormuş gibi yaparak inceden zihin şekillendiriyor değilim.
Neden bunları yazdım? Yine inanılması güç bir olay oldu da ondan.
Daha önce söylediğim gibi, sitemi kapatınca, ailemin Gelibolu'daki yazlık evine taşındım.
Kitaplarımın tümü burada da değil. Çok evvelinden buraya getirdiğim kitaplar var burada.
Arada bir, kütüphanemden rastgele bir kitap seçer, rastgele bir sayfasını açar okurum.
Dün de böyle yaptım: Sanıyorum Ferhat Kentel Hocamın, Üniversitede, ders kitaplarının yanısıra, okumamızı tavsiye ettiği kitaplardan biri olan, Atilla Eralp'in derlediği, "Devlet, Sistem ve kimlik" kitabı elime geldi.
İlk açtığım da, 83. sayfa. Alıntılıyorum:
"... Realizmi eleştiren, ancak ondan etkilenen görüşlere en iyi örnek Robert Keohane ve Joseph S. Nye'ın öncülüğünü yaptığı 'liberal-kurumsal' yaklaşımdır. Keohane ve Nye, Power and Interdepence(Güç ve karşılıklı bağımlılık) adlı yapıtlarında özellikle devlet merkezli yaklaşımı eleştirmişler ve uluslararası ilişkilerde devlet dışında da önemli aktörlerin olduğunu vurgulamışlardır.
Dediğim gibi, inanmak zorunda değilsiniz. Ama size şu kadarını söyleyeyim: Aşağıdaki yazılarımı incelerseniz, Cemaat'i "kendini devlet yerine koymakla" eleştirmiştim ve "yumuşak güç ile ilgili olarak", Joseph Nye'dan bahsetmiştim.
Fakat, Nye'ın bu fikirleri aklımdan çıkıp gitmişti, inanın. Bunları yazarken, Nye'ın "yumuşak güç" fikirlerine odaklanmıştım ve ima etse bile, o bağlantı aklımda değildi ya da kuramamıştım, bilemiyorum.
Demek ki ne imiş? "Yeni dünya düzeni"nin gerekliliklerinden biri de, "Devlet dışındaki yapıların" uluslararası aktörler olarak sahne alması imiş. Peki bu "bizden", "milli" ya da "bu ümmetden" neşet etmiş bir fikir miymiş? Ne gezer!
Kimilerine göre tesadüf olarak adlandırılabilir, ki, benim inancımda tesadüf yok. Bu olay, 28 Şubat sonrasını benim için, tamamen ışıklandırılmış bir otoban gibi net bir hale getirdi.
Şu "cemaate" bakın hele: Kim kaldı kendilerine arka çıkacak?
Siyaset sahnesinde, ancak karnından konuşma aparatları ile yol alabiliyorlar. Ak Parti içinde de bunlara arka çıkan bir kaç güçlü isim var. O apayrı bir hikaye, girmeyeceğim, sonra tehdit ediyorlar. Ama bilsinler: Başbakan herşeyden haberdar.
İşin diğer bir önemli vechesine çok fazla dikkat etmemiştim, yeni yeni derinlemesine araştırır oldum. Ciddi olarak söylüyorum, bugün, "cemaati" savunan, güvenilir, tarafsız, nerdeyse hiç bir ehl-i sünnet alimi kalmamıştır.
Diğer tüm cemaatlerden, evet, tüm cemaatlerden, kimi Cübbeli Ahmet Hoca gibi, daha medyatik, kimi Ebubekir Sifil Hoca gibi daha itidalli ilim adamları, çok ciddi ilmi reddiyeler yazar olmuşlar ki ...
Cemaat, bunlara karşı ne yapıyor söyleyeyim:
Hayır, Cübbeli Ahmet Hoca'nın "karı pazarlamaktan" tutuklanmasından bahsetmeyeceğim ... Eğer iftira ise, zaten iftirayı atanları da, o işe alet olanları da yakıp kül edecektir, olay yargıda, bana düşmez.
Cemaat, ayakları yere basan, ilmi reddiyeler bulunan, satışı bir kaç bini bile zor olan dergilerin dağıtımını engelliyor. Ki bu tip dergiler, ancak işin ehli küçük bir kitle tarafından takip edilir.
Sonra da çıkıp, kendisine yönelen abartılı komplo teorilerini gerekçe göstererek, ama yine kendi gazetelerinde, "bu iş kabak tadı verdi" yazıları yayımlıyor.
Bir de, cemaatin yayın organlarında yıllarca yöneticilik yapmış Fehmi Koru var. O da o minvalde yazılar yazıyor. Bozacının şahidi şıracı. Yıllarca peşinden koştuğu Bilderberg'e katıldıktan sonra mı böyle oldu? Yoksa hayatı boyunca bu durumu için mi hazırlandı? Orasını da siz düşünün ben bıktım.
Unutmadan ... Başka yerlerden ilişkili oldukları "ateist" ya da din cahili bir takım adamlar var. Ama onlar da karınlarından, sadece, gırtlaklarına kadar battıkları politika zaviyesinden savunuyorlar bunları.
Bu işlerin uzağındaki halkı tavlamak için de, Anadolu Ajansı tutuyor "Ben bilmem büyüklerim bilir"ci Hakan Şükür ile röportaj yapıyor, "Fethullah Gülen Hoca" manşet oluyor. Futbol sevgisi üzerinden zihin şekillendiriliyor.
Devletin Ajansı'nda olup bitenleri, kadrolaşmayı çok iyi biliyorum ben. TRT'yi bile çileden çıkartıp, aboneliğini iptal etme kararı aldırttılar. Cemaat üzerinde eleştiriler yoğunlaşıp, takke düşüp kel görünme durumuna gelince Hakan Şükür ve o kadrolardan medet umuyorlar.
Cemaat'i savunan aklı başında pek az adam kaldı. Hele ki, "milli değerleri savunan" kesimde, hala cemaati savunabilen bir tek Allah'ın kulu kaldı mı, emin değilim.
İçlerine sızmadıkları, adam yerleştirip ifsad etmeye çalışmadıkları hiçbir dünyevi ya da uhrevi yapı kalmadı. Benim gibilerin sığınabileceği tek liman olarak, Allah dostları kaldı. Tek tük ... Kibrit-i ahmer gibi ... O da bulabilirsek, erişebilirsek. Çevrelerindeki cemaatler de değil. Bizzat kendileri. Onların da kökü kazınsın diye yapmadıklarını bırakmıyor bir takım(burada cemaat yapıyor demiyorum, kim yapıyor bilmiyorum). Cahil herifler! Allah dostlarının kıyamete kadar var olacağına dair hadis-i şerifi de mi bilmiyorlar? Bizzat Allah-u Teala'ya savaş açtıklarını bilmiyorlar mı? Gücüm ne kadar ise, neye yeterse, ömrüm boyunca o nuru gördüğüm, o hasta, yaşlı, zayıf görünen mübareklerin yanında olacağım. Bir halta yaramasam da, safım belli olur.
Zaman "reel-politik" zamanı imiş. Reel politiğiniz batsın. Adam diye konuşturduklarınızın, fosur fosur işkembeden köşe yazdırdıklarınızın hepsini ama hepsini toplasanız, bırakın büyük evliyayı, kimselerin tanımadığı tek bir küçük evliya etmez. Ama bakıyorsun, tuvalete bıraktığı henüz Haliç'e inmemiş o cemaat veletleri, evliyaya dudak büker olmuşlar. Risale-i Nur'da, üstadın iki satırını okuyunca, her biri, kendini şahs-ı manevi zanneden kibir abidelerine dönüşüyorlar, farkında değiller(Bu tespit benim değildir. Çevremde, cemaati çok iyi tanıyan insanlardan birinin tespitidir).
Kasaba uyanıkları, gazetelerindeki bazı yazılarında "Bu okullardan yetişenler, kendilerini destekleyen entellektüelleri unutmayacaklardır" diyerek, havuç sopa gösteriyorlar. O havuç da sopa da ... Ancak ehl-i dünyayı etkiler. Gerçek müminler, fisebilillah hizmetinize sevinir dua eder, birşey istemezler. Din-i Mübin'e ve ümmete bir zarar söz konusu olduğunda da tehdit mehdit dinlemezler. Bunların ümmete bakışları şaşmış! Müslümanların vasıflarını unutmuşlar. Herkes satın alınabilir, herkesin bir bedeli olur ya da herkesin bir korkusu olur diye düşünür olmuşlar. Herkesi, kendileri gibi samimiyetlerini, saflıklarını kaybetmiş reel-politikçi sanır olmuşlar.
İslam'ı temsil noktasında olduğunu iddia eden bir cemaatin düştüğü durum gerçekten acıklı.
Tabi olunacak olan, ağabeyler ya da risale-i nur değildir. Ağabeylerin de, Risale-i Nur'un da tabi olmak zorunda olduğu Kur'an ve Sünnet çizgisidir. O ölçülere ne kadar uyuyorsa o ikisine de o kadar uyulur. Üstad Bediüzzaman'ın da söylediği budur.
Bu din, uluslararası politikada oyuncak olsun diye indirilmedi. "Hidayet rehberi" olarak indirildi. Oynamak isteyenlerin ellerini yakar.
Ben de yalakayım(16 Ocak 2012)
Ben Allah(CC) dostlarını çok sevdim.
"Allah"ın nasıl olduğunu hiç bilemedim. Bundan dolayı, ufacık çocukluğumdan beri, bana "Bu Allah dostudur" denen kim varsa, koştum eline yapıştım.
Eğer bu bir suç ise, en büyük suçlulardan biri Anneannem'dir. Elbette anacığımın da büyük payı var. Ama 30 küsür yaşında dört çocukla bir odada dul kalmış, merdiven silerek çocuklarını namusu ile büyütmüş Kadiri Müridi anneannemin ballandıra ballandıra Abdülkadir Geylani Hazretleri(KSA)'ni anlatması, sabah namazlarından sonra o kocaman tesbihi ile zikrettikten sonra, "Doldur aşık çay doldur ..." diye ilahi söyleyerek bana çay yapması, sohbetlerine devamlı katıldığı Gönenli Mehmet Efendi'yi anlata anlata bitirememesi ... Hepsi bir yana, "kendi hali" midir bana O "Allah dostlarını" sevdiren bilmiyorum. Yıllar sonra, Bediüzzaman Hz'nin, kendisine gelen Abdülkadir isminde bir gence "Abdülkadir ismi ile alakadarız kardeşim" dediğini öğrenmem, beni çok etkilemişti, zira, çocukluğumdan beri, Abdülkadir Geylani Hazretleri(KSA) ile benim de tam çözemediğim bir alakam vardır.
O kadar çok Allah dostu tanıdım, nerde bir fırsat olsa ellerine sarıldım, onlar için dua ettim, dualarını almaya çalıştım ki ... Belirli bir zaman sonra, bir hal oldu bende: Herkesin değil, ama, özellikle "Allah dostudur" denen kişilerin yanına varıp yüzlerine baktığımda, kendimce birşeyler hisseder oldum.
"Allah dostudur" denip de, yanlarına vardığımda, kesif bir riya hissedip midemin bulandığı çok insan oldu. Bu bana özel bir durum, kesin doğrudur, ya da şaşmaz da diyemem, ama bu konuda kalbime bakmayı çok uzun zaman önce öğrendim. Diğer yandan, Allah dostu olduğu hakkında genel bir kanaat olan, benim de öyle olduğuna inandığım bazı şahıslar oluyor, ama ben tam hissedemiyorum. Tecelli farkı mı oluyor, bunu tam anlayabilmiş değilim.
Bu durum, çok tehlikelidir de: Allah dostları aynadır. Bazı durumlarda, karşınızdaki saf bir Allah dostu olur ama siz O'nda gördüğünüzden iğrenirsiniz. Aslında gördüğünüz günahtan kararmış kendi halinizdir. Kendimi bu durumda gördüğüm de oldu.
Büyük şeyhlerin, özellikle de Nakşibendiyye şeyhlerinin sohbeti kelamsız olur.
Aralarında, Mahmud Efendi Hazretleri gibi, Allah O'ndan razı olsun, yanına vardığımda, aynen bir çocuk gibi sakallarını çekiştirdiğim, aynen bir kedi gibi, orasına burasına sürtündüğüm, koklamaya doyamadığım(aslında biraz edepsizlik ama nasıl o fırsat bana verildi de nasıl böyle yapabildim ben de hala bilemiyorum, pek kendimdeydim de diyemem) zatlar da oldu ...
Ne kadar düşünsem tartsam, şöyle desem böyle desem diyerek yanına vardığım, yanına her varışımda da, korku da demeyeyim ama tam olarak ifade edemediğim bir duygudan dolayı hareketsiz kalıp ne söyleyeceğimi bilemediğim, efendim Abdülbaki Hazretleri gibi zatlar da oldu.
Tüm bunların yanında, sıradan mürit olan, dışardan hiçbir dünyevi makamı, parası pulu bulunmayan, ama has Allah dostu "adam"lar tanıdım.
Bunların kimileri ile, "en yakın dostlardan biri" denecek kadar dost oldum. Aylar boyunca, 24 saatin 18 saatini birlikte geçirdiklerim oldu.
Kimselerle paylaşmadıkları sırlarını benimle paylaştılar. Hallerini bizzat gördüm.
Ama heyhat! "Allah dostları"na ne kadar yakın olursanız olun, size ne kadarını anlatırlarsa anlatsınlar, gözünüzle ne görürseniz görün, kulağınızla ne duyarsanız duyun, bırakın benim gibi yılışık ve yalaka(evet ben de bir yalakayım, ama sadece onlara) bir adamın kedi gibi sürtünmesini, onları alıp, Frank Sinatra'nın "I have got you under my skin" şarkısındaki gibi, derinizin içine sokmayı becerebilseniz bile, hallerine vakıf olamayacağınız gerçeğini kabullendim.
Hepsi bana tek bir şey söylediler: Bu hali elde etmenin tek yolu, bizim izlediğimiz yolu izlemendir.
İzleyeyim dedim, Efendilerin Efendisi, iki Cihan Serveri Muhammed Mustafa(SAV)'nın yoluna düştüm ama Abdülkadir Geylani Hazretleri'nin sohbetlerinde : "Gel evladım, ben sarrafım, ben gerçek parayı sahtesinden ayırırım" demesi gibi, kalp çıktı cevherim. Bir türlü güç yetiremedim, yetiremiyorum.
Onların hallerinden küçücük bir hal, sevgililerinin küçüçük bir ilgisi için herşeyi vermeye hazırım diyorum... Diyorum ama .. Hep lafta kalıyor.
Al takke ver külah!(15 Ocak 2012)
Adettendir, Pazar günü yazıları genelde hafif olur.
Internette gazetelere göz atarken, Bugün Gazetesi'nde Ahmet Özhan'ın bir röportajına denk geldim.
Ahmet Özhan, meşhur bir sanatçı olduğu kadar, Cerrahi Tarikatı'nın tanınmış isimlerindendir.
Cerrahi Dergahı, diğer adı ile Nurettin Tekkesi, doğup büyüdüğüm mahallededir. Allah razı olsun, mahallemin hemen hemen bütün çocukları Muzaffer Özak Hocaefendi'nin(KSA) sayesinde namaz dualarını öğrenmiştik.
Küçücük çocuklardık. Perşembe geceleri zikir halkasına katılır, aklımızın erdiğince iştirak ederdik. Bu arada, Muzaffer Özak hocaefendi öğrendiğimiz duaları dinler, daha sonra, arkasında sakladığı şekerleme dolu kesekağıdını bize uzatırdı. Kendisi vermez. Sen elini daldırıp ne kadar istersen o kadar alacaksın ... Allah gani gani rahmet eylesin.
Ahmet Özhan, röportajının bir yerinde, bir dönem takip edildiğinden bahsediyordu ya ...
Kendisini bilmem ama, Muzaffer Özak Hocaefendi'yi takip edenlerden biri yakın bir akrabamdır. Şu anda hayatta, emekli kendi köşesine çekilmiş bir polis. Yakın zamanda öğrendim ben de bu hikayeyi.
Muzaffer Özak Hocaefendi ilim sahibi bir zattı. Aynı zamanda Sahaf idi. Karagümrük'deki dergahın yanısıra, Kapalıçarşı'da bir camide verdiği vaazlarda yer bulunmaz, mekan dolup taşardı. Ben de babam ile bir kaç vaazını dinlediğimi hayal meyal hatırlıyorum.
12 Eylül döneminde pinpirikli askeri yönetim, herkese olduğu gibi Hocaefendi'ye de şüpheli yaklaşıyor ve Siyasi Şube'ye emir gidiyor: Takip edin!
Tabii, böyle bir zatı herkes de takip edemez. Belirli bir dini birikim de lazım. Bundan dolayı, babası da İmam olan, kendisi de beş vakit namazında olan benim o akrabam görevlendiriliyor takip ile ve epey bir süre, hoca nereye, bizim akraba oraya, resmi görevli olarak takipte ...
Sonuç?
Bir gün dayanamıyor bizim Ağabey, o kadar sevmiş ki, Muzaffer Hocaefendi'ye yanaşıyor: Hocam diyor, takkeni isterim ... Hocaefendi dönüyor cerrahilerin o uzun takkelerinden giymiş müritlerinden birine ve takkeni ver kardeşimize diyor. Tabii polis olduğundan haberi de yok ...
Bizim Ağabey, "Olmaz" diyor ... Ben seninkini isterim.
Yapma etme derken ... Alıyor külahı! Hala evinde saklar.
Fazla derin bir mesele(14 Ocak 2012)
"Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır" serisinde, sadece realist sebepleri analiz etmiş, idealist sebeplerin analizine girmemiştim.
Bu, bilinçli bir tercihti. Bir kez girildi mi, içinden çıkılmaz bir labirente saplanma olasılığı vardı.
Ayrıca, bazı meselelerin, bu konuları akademik anlamda inceleyen, ehil kişiler tarafından tartışılması gerekir.
Bugün, Yeni Şafak Yazarı, Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca'nın, yine isim vermeden kendisini hedef alan Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi'ye karşı, görece basit sayılabilecek bir konuda yazdığı reddiyeyi okudum: "Reşid Rıza mason mudur, değil midir?".
Mehmet Şevket Eygi Ağabey, üç isim saymış bunlar masondur demiş. Karaman Hoca ise, bunlardan ikisi masondur, biri mason değildir demiş. Sanıyorum, Karaman Hoca bu üç şahsı da önemsiyor.
Mehmet Şevket Ağabey iyidir, hoştur. Bir zamanların diyanet işleri başkanının özel kalemliğini yapmış, pek çok Allah dostunun yanında bulunmuştur. Belirli konularda elbette bilgisi vardır. Lakin, İslami ilimler konusunda derinleşmiş bir ilim adamı değildir ki ...
Halbuki, yine Milli Gazete'de yazan, akademik ünvanlı bir hadis alimi olan Ebubekir Sifil Hoca, bu adreste okuyabileceğiniz yazısında, hem de Karaman Hoca'nın adını vererek, çok ama çok ciddi bir ilmi reddiye yazmıştı kendisine.
Benim merakımı cezbeden şu: Hayrettin Karaman Hoca, neden adının geçmediği bir takım yazılara cevap verir de, adının açıkça geçtiği, hem de "hayati" sayılabilecek bazı hususlar içeren bir ilmi reddiyeyi görmezden gelir?
Size bir ipucu vereyim: Mesele çok derin! Ebubekir Sifil Hoca'nın yazısı biraz ağır gelebilir, zira akademik bir tartışma yapılıyor. Ayrıca, yazının temelini, yazıda ele alınan konu teşkil etmiyor. Orada ciddi bir "usül" tartışması yapılıyor. Fakat, ilgisiz ve önemsiz gibi görünen o yazıyı anlamayı gerçekten becerebilirseniz, çok şeyi de anlamayı becerirsiniz! O tartışma hayati bir önem arz ediyor. (Sizin için biraz kolaylaştırayım, söz konusu yazının özeti son paragrafında)
Karaman Hoca, yakınlarda bir röportaj vermiş ve bir Hadis-i Şerif'i hatırlatmış: "İyi niyetli olmak kaydı ile, doğru ictihadde/fetvada iki ecir, yanlış içtihadde/fetvada bir ecir!"... Peki, güzel!
Sorum şu: Kendisine diğer alimler tarafından getirilen, ayakları yere basan, hem de tüm fetvalarını etkileyebilecek "usül hatalarını" görmezden gelmesi iyi niyetini zedeler mi zedelemez mi?
Haydi kafanızı biraz daha karıştırayım ...
Daha önce söylediğim gibi, Türkiye'deki her analizde "Cemaat" bir yerlerden fırlamak zorunda. Kambersiz düğün olmaz!
Zaman Gazetesi'nde, Fethullah Gülen Hocaefendi'ye en yakın din alimlerinden sayılan Ahmet Kurucan'ın iki yazısını vereceğim size:
Birincisi, bu adreste, önce bunu okuyun...
İkincisi ise, bu adreste bulunuyor.
Aslında size bir soru soracaktım, bu iki yazı arasındaki farktan yola çıkarak, İslam Dini üzerinde kalem oynatan birinin yapmaması gereken hatayı bulun diye, ama okurlarını kurdeşen eden yazarlar sevilmez.
Ahmet Bey, birinci yazısında, bir imam-hatip talebesinin bile yapmaması gereken bir hatayı yapıyor. İslam'ın temel kaynaklarını sayarken, Kur'an-Sünnet ve akıl diyor. Daha sonra, "akıl" nedir, biraz açıyor .. Ama yine önemli bir hususu atlıyor.
İkinci yazısına bakın ... Eveet ... Klasik islam öğretisinde nasıl öğretiliyorsa, temel kaynakları o şekilde sayıveriyor. Ama bu yazının da başlığı ve anafikri zorunlu olarak "İcma esgeçilebilir" hükmü içeriyor gibi geldi bana. Zira, ikinci yazısının başlığının cevabı, birinci yazısında eksik olan o önemli hususa bağlı. Diğer bir deyişle, birinci yazısında o hususu atlaması, ikinci yazısının başlığının cevabı aslında. Yanılıyor muyum acaba?
Biliyorum, biraz gizemli oluyor, ama bu işlerle meşgul olanlar, ne demek istediğimi, ne yapmaya çalıştığımı gayet iyi anlıyor.
Burada şunu bunu suçlamak ya da kesin bir hüküm vermek bana düşmez. Ayrıca, birilerini suçlamak gerekiyor mu ondan da emin değilim. Bana düşen, sizlere, bu verdiğim yazıları okuyup anlamaya çalışmanız ve bu tartışmanın çok temel ve çok önemli bir tartışma olduğuna inanmanızdır.
Hocaefendi'den Allah razı olsun(13 Ocak 2012)
Allah razı olsun, Fethullah Gülen Hocaefendi, bizim dönüp dönüp vurgulamaya çalıştığımız en önemli noktalardan birine parmak basmış, kendisini gönülden sevdiğini iddia eden insanlara seslenmiş.
Zaman Gazetesi'nde yayımlanan söz konusu sohbetinden önemli olduğuna inandığımız bir bölümü aşağıya alıntılamak istedik. Nur Talebeleri bizim kardeşlerimizdir. Bizim hatalarımız onlara, onların hataları bize zarar getirir. Birbirimizi uyarmak ve eleştirmek kardeşlik vazifemizdir. Allah'dan, aşağıdaki satırları iyice bir düşünmelerini niyaz ediyoruz. Politikaya bulaşmak, devlette hiyerarşik bir yapı ile kadrolaşmak gibi iddialar ve bunların Din-i Mübin üzerindeki etkileri üzerine kafa yorduklarından da eminim. Ama şu aşağıdaki satırlar bile, en azından Hocaefendi'nin kişiliğinde, bizim açımızdan bir samimiyet kanıtıdır.
...Öyleyse, bu noktada biraz durmak, derin derin düşünmek ve kendi durumumuzu gözden geçirmek düşer bize!.. Sahiden sıdk ve emniyet üzere yaşıyor muyuz? Gizli-açık her halimizde sıdk u sadakatin rengi var mı? Özümüzle sözümüzü bir kılabildik mi? Çevremize emniyet telkin edebildik mi; güvenebiliyor mu insanlar bize? Yanlarında anıldığımız zaman hemen "Onun elinden, dilinden hiç kimseye zarar gelmez" diyebiliyorlar mı? İşte, bütün bu ve benzeri soruların cevabı müspet olmadan yapacağımız tebliğ hem dünya hem de ahiret hesabına akim kalmaya mahkumdur.
Diğer bir trajikomik işkence hikayesi(12 Ocak 2012)
Dün muhabbete işkenceden girmiştik. Anılar gözümde canlanınca, çocukluğumu hatırladım.
Daha önce söylediğim gibi, hiçbir siyasi parti ya da organizasyon ile bir ast-üst ilişkim yok. Türkiye'de sol partiler dahil, tüm partilere saygı duyar, memlekete hayırlı icraatlerini desteklerim. Aynı şeyi, MHP Genel Merkezi'ne yaptığım bir nezaket ziyaretinde, "Sayın Devlet Bahçeli şu anda görüşemeyecek, sizi teşkilattan sorumlu başkan yardımcımız görecek" dediklerinde de, "Benim ne işim olur teşkilattan sorumlu başkan yardımcısı ile, ben MHP'li ya da ülkücü değilim ki!" demiştim. Görüşmedim de. Ben farklı bir yol seçtim: "Vatanı bir solcunun da sağcı kadar sevebileceğini" bizzat yaşayarak gördüm, etiketleri sevemedim.
Tüm bunları anlatmamın sebebi, aşağıda okuyacağınız hatıramda da geçecek isimlerin MHP'li olmaları. Ne yapayım, ülkücü kökenli bir aileden geliyorum. Kızkardeşim de aktif olarak parti için çalışmıştı. Çocukluğum mitingler, "Albay"ın elini öpmek, babamın arkadaşlarından türlü türlü hikayeler dinlemekle geçti.
Dün, kendi yaşadıklarımı yazınca, Mehmet Ağabey'in anlattıkları aklıma geldi...
Mehmet P., 1980'lerde, Beykoz'da MHP denince akla gelen isimdi... Şirin, yiğit ve muhabbeti tatlı bir adamdı ... Senelerdir görmedim, ne yapıyor acaba şimdi.
Mehmet Ağabey, o dönemin hızlılarından. Siyah kuşak judocu, ailesi de Beykoz'un eskilerinden, itibarlı bir aile ... Beykoz Teşkilat Başkanı sanırım. Dönem de malum ...
Başına gelen en kötü işleri bile komik bir dille anlatmayı severdi ...
Tam hatırlamıyorum ne olmuş ... Darbeden sonra, bu da teşkilat başkanı ya o zaman, almışlar içeri ... "Rutin uygulama" ...
Başlamışlar dövmeye, sanırım elektrik de vermişler, onu tam hatırlamıyorum.
Ama, bizim Mehmet Ağabey'i epey bir ezmişler: "Artık dayanamıyordum, ne istediklerini de bilmiyordum" diyordu.
Vuruyorlarmış vuruyorlarmış, "şu tarihte bilmemnerede yapılan eylemden bahsediyorlarmış" ... Mehmet Ağabey'in de olayla ne ilgisi ne de bilgisi var.
Mehmet Ağabey işkenceye daha fazla dayanamadığından, "yahu tamam!" diyormuş. "Ben yaptım kardeşim, ben yaptım, bırakın artık" ...
Fayda yok! Sorgucu, "Oğlum" diyormuş "Söyle o halde, eylemde kullandığınız araba ne renkti?"
Mehmet Ağabey can acısından bağırıyormuş ...
Kırmızı ... Baaaam ... Bir yumruk daha.
Siyah ... Baaam ....
Mavi ... Küüüüt ..
Sarı ... Çaaat
Garibim Mehmet Ağabey, yemin ediyor, "bildiğim tüm renkleri saydım" diyordu gülerek...
Sonunda dayanamamış sorgucu, "evladım" demiş, "Yavruağzı değil miydi arabanın rengi?" -ben de hangi renk olduğunu bugün bile hatırlayamıyorum, ama akla hiç gelmeyecek bir renkti, yanılıyor olabilirim-
Mehmet Ağabey atılmış hemen : "Elbette yavruağzı idi Komutanım! Şunu daha önce söyleseydisiniz ya! Ne siz yorulurdunuz, ne ben!"
Darbe dönemlerini benim gibi ikinci kuşaktan dinleyenler şanslı ... Komik bir şekilde, hatıra olarak nakledildi bize, ya da benim yaşadığım gibi, "hafif esintiler" yaşadık sadece.
Özellikle, benim aile çevremde bulunan sağ kesim, başına gelenleri örneklerde görüldüğü gibi, komikleştirerek hatırlamayı yeğledi, ama sol kesim, böyle tatlı tatlı anlatılabilecek trajedilerin çok daha uzağında idi... Sınıf arkadaşlarımdan Pınar mesela, amcasında kalan psikolojik rahatsızlıkları anlatır, kendisini zorla işkenceci rolüne koyup oyun oynamak istediğinden bahsederdi.
Darbeler kötüdür. İyisi yoktur. Demokratiği yoktur.
Ve sadece, "darbeler kötüdür, ama her türlü vesayet de kötüdür" diyebilmeyi de becerebilenler güvenilir olabilirler. Diğerlerinin samimiyetinden şüphe etmek gerekir.
O cemaatin demokrat kısa donlu çocukları ve karnından konuşma aparatı bağırıyorlar ya, "demokrasiyi en iyi biz biliriiiiz" "insan haklarııııı" "demokrasiiiii". Bize "cici" demeyen demokrat değildiiir. Bize "cici" demeyenin müslümanlığından da şüphe ediiin. Bizim okullarımız vaaar. Biz olmasak Türklük de batar, Türkiye de bataaar, Türkçe de bataar.
Kötü mü bu insanlar? Hayır, sadece "ucuz uyanık" bunlar. Hadlerini fazlası ile aşmış, tek zeka sahibi olarak kendilerini gören, bir miktar samimiyet yoksunu ve geçmişlerini de unutturmaya çalışan adamlar.
Bir halt bilmiyorlar o hareketin cemaziyülevveli hakkında. Ağabeylerinin yaptığı kasaba uyanıklıklarının neler olduğunu bilmiyorlar.
Öğrenecekler! Öğreten ben de olmayacağım. Hükümetin de kendi "pravda"ları var. İyi takip edin o gazeteleri bu ara. Satır aralarında buram buram tehdit göreceksiniz kasaba uyanıklarına!
Sadece seyredin! Bu "Hakikat" var ya bu "Hakikat" ... Kurban olayım O'na!
Ben de işkence gördüm(11 Ocak 2012 Akşamüstü)
Bir moda çıktı şimdi. Herkes, 12 Eylül döneminde nasıl işkence gördüğünü anlatıyor.
Sağ kesimden, Muhsin Yazıcıoğlu gibi, işkence tanımına birebir oturan uygulamalar herkesin malumu. Sol kesimden ise, zamanında çok dinledim yaşı bizlerden büyük akrabalarının nasıl insanlık dışı uygulamalara maruz kaldığını arkadaşlarımdan.
Benim yaşadığım ise, yukarda saydıklarımın yanında, gerçekten hiçbirşey. Zaten, derdim, bizden yeni kuşaklara, -yine de Allah rahmet eylesin- Özal zamanında rutin bir "gözaltı" uygulamasının nasıl olduğunu anlatmak. Ve, "Cemaat"in karnından konuşma aparatı Taraf gibi gazetelerdeki "ezberletilmiş aydınların", sanki işkence bu ülkede sadece kürtlere yapılıyormuş, sanki bu ülkede sadece azınlıklar eziliyormuş propagandalarına cevap vermek.
Yaklaşık 16 yaşında idim ... Tam yılı hatırlamıyorum, 1988-1989 olabilir sanıyorum.
Galatasaray Lisesi'nde öğrenci idim. Bir yandan da, hafta sonlarında bir turizm firmasında çalışıyordum. Havaalanından otele, otelden havaalanına turist getirip götürüyordum.
Arada bir, hafta içinde de iş alıp okulu asıyordum. Okulu astığım böyle günlerden biri de, 1 Mayıs'a denk gelmişti.
Gecenin yarısında sabaha karşı bir transfer vardı ve üstümde de şirkete ait bir miktar para vardı sanıyorum. Anacığım beni kaldırdı, yolcu ederken de, "oğlum gece yarısı çıkıyorsun, üzerinde para var diye" zorla elime bir kahvaltı bıçağı tutuşturdu. "Yahu anacım, havaalanına girecem mümkün değil bunu üzerimde taşımam" falan demem fayda etmedi. Ana yüreği işte, sanki ciddi bir gaspçı gelse işe yarayacak, bildiğiniz dandik plastik saplı bir kahvaltı bıçağı. Anam üzülmesin diye, o bıçağı aldım, mahallenin diğer ucundaki telefon kulübesinin oralarda bir yere de saklayıp yoluma devam ettim. Otele gittim, oradan turistleri alıp havaalanına götürdüm.
Havalanından otobüs ile Şişhane'ye döndüm. Oradan da, Teşvikiye'ye şirkete gitmek için bir belediye otobüsüne bindim.
Kader ne ilginç, otobüste, yine bizim Galatasaray Lisesi'nden, okulda "dini bütün" tanınan, namaz kılan ender insanlardan biri olan Mustafa Ağabey'e rastladım. Ne yalan söyleyeyim, inançlı biri olsam da, aklım bir karış havada hovardalık peşinde koşan bir gençtim. Ama Mustafa Ağabey'i severdim. Muhabbetimiz vardı. Otobüste de başladık muhabbete.
Tepebaşı civarında polis otobüsü durdurdu. "Öğrenci kimliği olanlar dışarı çıksın!" dediler, çıktık.
Hangi kritere göre olduğu belli değil, canlarının istediği tipleri sen ayrıl sen ayrıl dediler. Hani, üstüm başım hırpani ya da eyleme uygun bir kıyafet desem değil, hatırladığım kadarı ile, ikimizde de kravat ceket vardı.
Sonuçta beni de, Mustafa Ağabey'i de aldılar, gelin dediler. Gelin dedikleri yer de yolun yanında bir sote yer. Dışardan hiç belli olmuyor. Oraya bir vardık ki ... Yüzlerce kişiyi almışlar. İnsanlar çömelmiş, başlarını elleri ile sarmış bir biçimde, yere bakmaya zorlanıyorlar. Yerden kafasını kaldıran yiyor copu.
Orada bir süre o şekilde bekledik.
Daha sonra, o kadar adamı Gayrettepe'de bulunan siyasi şubeye götürmek için bir belediye otobüsü geldi. Bildiğiniz belediye otobüsü, dışardan baktığınızda nereye gittiğini anlamanın hiçbir imkanı yok. Doldurdular bizi bu otobüse tepeleme, ki bu da tam alışılageldik bir İstanbul manzarası idi.
Otobüs yola çıktıktan sonra ilginç birşey oldu. Adamın biri koştura koştura otobüsü bekleterek bindi, sonra da bilet atmaya çalıştı. Biz de Mustafa Ağabey ile ne oluyor diye bakıyoruz. Otobüs tıklım tıklım. Adamın bir takım mırıltıları geliyor kulağımıza ama, anlamadık nedir durum ...
Neyse, otobüs Gayrettepe'ye vardı, indirdiler bizi, "rutin uygulama" başladı.
Rastgele copluyorlar. Neden cop yediğini de bilmiyorsun ... Kafayı kaldırma, o yöne bakma, kaşının üzerinde gözün var.
Orada bir kaç saat kadar, coplanarak ve yine çömelmiş bir biçimde başlarımız ellerimizin arasında bekledik.
Sonra bizi alt katlarda bir karanlık hücreye aldılar. Oturacak yer yok. Zemin tamemen su ve toplamda 200 kişi civarındayız.
Bir baktık, "profesyonel devrimci arkadaşlar" bir grup halinde, tuvalet kapısını söktüler, yere attılar, üstüne oturup, sanki kendi evlerinde imişler gibi rahat, marşlar söylemeye başladılar.
Biz de "alakasız garibanlar" olarak bir çoğunluk, bir tarafa çömüverdik. Canım ceketimi attım yere, oturdum üstüne.
Bu arada, Mustafa Ağabey ile gülsek mi ağlasak mı bilemiyoruz. Haydi beni geçtik, yaptığım fırlamalıkların cezasını Allah-u Teala böyle kesiyor diye düşünüyorum... Mustafa Ağabey'in durumu tam trajikomik ... Galatasaray Lisesi gibi bir yerde, arkada bir mescit kurmaya kalktılar diye diğer öğrencilerden az eziyet çekmemiş, daha o zamanlardan çileli, sessiz bir dava adamı.
Ama gördük ki, durumu bizden daha bir acaip olanlar da varmış ... Baktık, yaşça bizden daha ilerde bir adam anlatıyor da anlatıyor. Yanaştık, tanıştık.
Soyadını hatırlamıyorum, Murat Ağabey'in, işinde gücünde bir esnaf ...
Bir yandan, bizden aldıkları eşyaları hücrenin dışında koydukları yeri işaret ediyor, bir yandan da ağlamaklı bir dille anlatıyor ...
Ben işinde gücünde esnaf adamım ... Bilmemkaç milimetre galvaniz yaptıracaktım, elimde bilmemkaç kilo sac, polisin birine sordum, "Bu otobüs Kasımpaşa'dan geçer mi?" diye ... "###xxx$$!!! ettiğiminin #$#xx###si herif!" "Geçer" dedi, ben de koştur koştur bindim otobüse.
Gülsen bir türlü, gülmesen bir türlü ... Mustafa Ağabey ile birbirimize bakıyoruz...
Biz böyle sohbet ederken, arada bir "Felancaaa! Ziyaretçin vaaar" diye bir takım isimler söylüyorlar. Bu çağırdıkları da genelde o marş söyleyen arkadaşlar oluyor nedense...
Bir kaç saat sonra ziyaretçisi olan kişi, iki kişinin kollarında yürüyemeyecek şekilde geri dönüyor. "Ziyaretçisi mi gelmiş kan davalısı mı?" diye soruyorum, tebessüm ediyoruz Mustafa Ağabey ile ...
Bir yandan da aklıma sabahki kahvaltı bıçağı mevzuu geliyor. Allah acımış demek ki. Hem anamı üzmedim, hem de akıllıca bir iş yapıp bıraktım mahallede bir yerlerde ... Bir de o üzerimden çıksa, ayıkla pirincin taşını, bizim Murat Ağabey'in galvanizli sacları gibi anlat dur ... Hayır, bir de "ziyaretçimin gelmesi" olasılığı var ki ... Öyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.
Bu arada, eski bir MHP'li olan babam tahmin ediyor ben dönmeyince polisi arıyor, "oğlun komünisttir ondan almışlardır" cevabını alınca ... "###!!$$$ ettiğiminin herifi sensin komünist diyerek kapatıyor, soluğu siyasi şubede alıp, "kim komünist dedi laaayyyn benim oğluma" diye söz konusu polisi arıyor fellik fellik.
Bir sonraki günün sabahına doğru saldılar bizi ... Saldıklarında hafif hafif yağmur çiseliyordu. Sıradan bir yağmur altında özgür bir şekilde nefes alabilmenin aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu o gün öğrenmiştim.
Tayyip Erdoğan'ı Ağabeyim gibi severim diyorum ya ... Bunun batıni bir yanı olduğu gibi, zahiri, basit bir sebebi de var. Yukardakine benzer hikayeleri yaşamış ve yakın çevresinden dinlemiştir. "Halktan biri olmanın ne demek olduğunu bilir". Bu kadar oy almasının sebebi de budur.
Ama olanlara bakıyorum, eskisi gibi "rutin uygulamalar" yok, sistematik işkence yok artık. Düzen değişiyor.
Düzen değişiyor da ...
Gelen kim olursa olsun, düzülen değişmiyor gibi geliyor, umutlarım kırılıyor.
Özür dilerim! Beni de taklaya getirdiler(11 Ocak 2012)
Beni takip eden okurlarımdan özür dileme mecburiyeti doğdu.
Aşağıda okuyabileceğiniz, dünki yazımda, sizlere, Takvim Gazetesi'nde rastladığım bir haberi okumanızı salık vermiştim.
Söz konusu haber değil ama, medyada genişçe yer bulan "Başbuğ'a Ergenekon suikasti" haberi yalanlandı.
Hem de öyle böyle değil, bizim için sözü en kıymetli kişilerden biri olan, Genelkurmay Eski Başkanımız Hilmi Özkök tarafından! Hem de, haberde bahsi geçen Albayın halen yaşaması gibi, inanması güç maddi hatalar içerdiği ortaya çıktı.
Özkök Paşa, böyle bir çıkış yapma ihtiyacı hissettiyse, Sayın Başbuğ'un bizim açımızdan savunulacak hiçbir tarafı kalmamıştır.
Ayrıca, buradan Takvim Gazetesi yönetimine sesleniyorum: O haberi, bu kadar maddi yanlış içerecek şekilde yapan her kim ise, hemen bugün kapının önüne koymak boynunuzun borcudur.
Bir gazetecinin kovulmasını gerektirecek başlıca sebep böyle bir durumdur.
Siz dostlarımdan özür dilemek boynumun borcu. İnsanız, hatalarımız, yanlış değerlendirmelerimiz oluyor, fakat gerçekler er geç ortaya çıkıyor. Affedin.
Gördüğünüz gibi, güvendiğimiz isimleri açık açık belirtiyoruz yeri geldikçe. Özür dilemekten de gocunmuyoruz, hatalarımız da olabilir. Fakat, "yeni vesayetçiler" konusunda yazdıklarımızın arkasındayız ve bu konuda daha yazacaklarımız var. Bakalım, kim bu konuda ne kadar tutarlı, ne kadar samimi.
Savcılık kendi yazılarımdan dolayı çağırmamış(10 Ocak 2012)
Daha önce, tumgazeteler'in konsept değişikliğinden sonra ilk defa savcılık tarafından çağrıldığımı yazmıştım.
Türkiye'deki hemen hemen tüm basın savcılarını tanırım. 5651 sayılı kanunu tartışmak için bir kaç kez bir araya gelmiştik. Hukuk adamları, bürokratlar, sivil toplum kuruluşları...
Atladım, İstanbul'a gittim, Bakırköy'de Savcı Şenol Bey ile görüştüm. Siması tanıdık gelmedi. Bilişim Suçları Savcısı savcısı imiş.
Konu, sitenin eski konseptindeki eski bir haberle ilgili idi.
Kendisine de sitemkar bir şekilde söyledim: Sitemde 6 milyondan fazla, bilgisayar marifeti ile arşivlenmiş haber vardı. Canı sıkılan şikayet ediyor, dava açıyordu. Ali cengiz ilişkilerine girmediğimden dolayı doğru düzgün para da kazanamıyordum. Kazandığım para, yol parası ve davalara yetmiyordu. Şaka yollu, "Ekmeğimi elimden aldınız Savcı Bey. Aynı işi Google da yapıyor, ama kimsenin aklına ona dava açmak gelmiyor" dedim, gülümsedi. Ne yapsın adamcağız, o da görevini yapıyor. Kibar ve şirin bir insandı.
Gündemde o kadar çok yazacak şey var ki, hangisine el atacağımı şaşırıyorum.
Sizin için basından bir kaç seçme yazı bulayım şimdilik, bazı konular hakkında ön bilginiz olsun: Örneğin, Takvim Gazetesi'nde, bazı işlerin arka planına ışık tutabilecek bir yazı okudum(Gerçi sonradan dikkatimi çekti: Yazının sonunda İzmir İmbat mimbat diyerek bir acaip mesajlar veriyor ama, gerisi fena görünmedi gözüme).
O yazıda geçmeyen Başka bir ayrıntıyı da dikkatli okuyucularıma ben anımsatayım: Vefat eden, tam da zıt bir ekipten, eski bir Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın yaveri bir albay da "sıradan bir trafik bir kazasında ölmüştü". Ordu dediğiniz şakaya gelir bir kurum değildir. Silah tutan, milyonlarca insanı ölüme sürüklebilecek bir güç bu. İçerde fırtınalar kopuyor, Albay düzeyinde komutanlar kimvurduya gidiyor ama yen dışına çıkartmıyorlar.
Onların da yüzlerine her zaman söylediğim bir gerçeği burada bir daha tekrarlayayım: "Ordu ya da sivil bürokraside cemaat, cemiyet, dernek, hizip olmaz! Olamaz! Müslüman cemaati de olmaz, masonu da olmaz, gayrimüslimi, alevisi de olmaz! Asker ya da sivil her bürokrat yasal hiyerarşik emir komuta zincirinden başka bir ast-üst ilişkisi içinde olmamalıdır. Elbette inancınız da vicdanınız da olacak. Elbette göğsünüzü gere gere cemaat ile namazınızı kılacak ya da pazar günü kilisenize gideceksiniz. Elbette, meyliniz varsa, bir yerlerde, size tasavvufta rehberlik eden, kimselerin bilmediği bir şeyhiniz olacak. Geceleri kimseler bilmeden uykusuz, seccade üzerinde namaz kılarak geçireceksiniz. Elbette, gerektiğinde bedelini ödemek pahasına vicdanınızın sesini dinleyeceksiniz. Ama bunu, vicdanınızın yerine hiyerarşik bir yapıyı koyarak yapmayacaksınız. Allah-u Teala, "bireyi" muhatap alır".
Türk Ordusu'nda "milletten kopuş" nerede başladı biliyor musunuz? Eskiden üniformalı subayların camilerde cemaat ile, yani sıradan insanlar ile aynı safta namaz kılması olağandı. Mehmet Şevket Eygi Ağabey'in anlattığı gibi, bürokrasiye adam yetiştiren Mekteb-i Sultani gibi kurumlarda, sabah namazları cemaat ile kılınırdı. Ne zaman ki, bir takım ekipler, gruplar, subayları, sadece kendi içlerinde, halktan yalıtılmış bir şekilde yaşamaya mecbur etti, "Ordu-millet birlikteliğine darbe vuruldu". Bunu yapanlar dine düşman kimlikte idi. Şimdi başka birileri geliyor, aynı şeyi devam ettirelim, ama kimlik müslüman olsun diyor.
Kimlik müslüman olsun demiyorsunuz güzel kardeşim! Sadece biz-bize olalım diyorsunuz. Ne o? İçinden çıktığınız bu milletin dinini inancını beğenmez mi oldunuz? Sizlerden başka "Allah dostu" yok mu bu milletin bağrında? Siz olmasanız sapıtacak mı bu millet? "Kıyamete kadar bu ümmet yanlışta söz birliği etmez" hadis-i şerifi yok mu oldu siz ortaya çıkınca? Halkın içinden devşirdiğiniz gariban Anadolu evladını halkından kopartmaya neden bu kadar meraklısınız? Daha kolay indoktrine edebilmek için mi? "Yüce gerçekleri sadece biz biliriz, istişare lazım ise, biz bize ederiz" mantığı bürokraside olmaz. Orada emri, milletin seçilmişleri verir.
Bu arada, değinmeden geçemeyeceğim. Ertuğrul Düzdağ Ağabey sağolsun, yazılarımı okumuş, telefonla aradı, tanıştık, adresimi istedi. Baktım bir gün sonra, bir ton kitap göndermiş özel kurye ile. Mehmet Akif Ersoy denince, Türkiye'de akla ilk gelen isimlerden biri ... Ayaklarının tozu olamayacağım hizmet insanları ile tanışıyor iltifatlarına mazhar oluyorum, mahçup oluyorum, eziliyorum, omzumdaki yük bir kat daha artıyor. Sağolun, varolun.
Bu aralar, Yiğit'i takip ediyorum. Bir samimiyet sınavından geçiyor. Eğer, beni yanıltır ve Doğuş Grubu'na giderse, aklıma gelen ilk senaryoyu doğrulamış olacak ben de elbette oturup sizlere anlatacağım neler döndüğünü.
Yiğit Bulut'a sahip çıkın(6 Ocak 2012)
"Yalakalar" deşifre olunca, herkes, biraz da gençliğinin etkisi ile, yıkama yağlamanın dozunu abartan Yiğit Ağabey'e yüklendi.
Kendisi Galatasaray Lisesi'nden 123 devresidir, ben 125 devresiyim. Simaen birbirimizi tanırız. İki devre fark, mezuniyetten sonra Ağabey demeyi gerektirmez. İzni ile, kendisine adı ile hitap edeceğim.
Yiğit, senelerdir görüşmedik. Ama ben seni uzaktan uzağa hep takip ettim.
Kovulmanın asıl sebebinin, "yalakalık" falan değil, Bankacılık'da dönen dolapları deşifre etmen olduğunu biliyorum ki, Haber7.com sitesindeki bu adreste Prof.Dr. Gültekin Çetiner durumu çok güzel bir şekilde anlatan bir yazı kaleme almış. Ellerine sağlık.
Sana şunu söylemek istiyorum, samimi bir kardeş nasihati olarak: İyi niyetli bir insansın. Hedefini iyi seçiyor, üzerine gidiyorsun, bundan dolayı tüm milletin sana arka çıkması gerektiğini düşünüyorum. Üzerinde düşünmeni istediğim tek şey şu: "Getiren götürüyor" sözünün üzerinde uzun uzadıya düşün. Ben senin kimlerle görüştüğünü iyi biliyorum. O insanlara da kötü demek istemiyorum. Fakat, insan manipülasyonu konusunda iyi yetişmiş kasaba uyanıklarıdır onlar. Senin gibi kolay gaza gelen genç birini bulduklarında bilgiyle beslemeyi ve perde gerisinden iş görmeyi çok severler. Ama büyük resmi hiçbir zaman kavratmazlar sana. Ehl-i tasavvuf boşuna "şöhrette afet vardır" dememiş. O şöhret ve belagat şehvetinden büyük resmi görmeye fırsat bulamayacağını çok iyi bilir bizim kasaba uyanıkları. Sen sen ol, "çıkarları çatışan ekiplerin arasında taraf olmaktan" kaçın. Cerahatin boşaltılması noktasındaki mücadelene devam et, fakat, boşaltılan cerahatin yerinin nasıl doldurulacağı konusunda kraldan fazla kralcı olma.
"Bunlar beni bir kötülükle mücadele etmem amacı ile besliyor. Demek ki, bunları kayıtsız şartsız savunmalıyım" diye düşünme yanılgısına düşme. Benim o kasaba uyanıklarına karşı süpheli yaklaşmamın asıl sebebi -ki suratlarına da söylemişimdir-, onlara o ayak oyunlarını öğreten daha büyük uyanıklıkların esiri olup olmadıklarının şüphesidir! Hırsı olmayan insanı kimse dolandıramaz. "Hırsları olanlar" kolayca oltaya takılırlar. Ve zannettiklerinin aksine, kişilerin olduğu gibi, grupların da hırsları ve zaafları olur. İnanmıyorlarsa, siyasi ilişkilerle büyüye büyüye holdingleşen, sonra da gariban milletin parasını cebellezi etmek için 75 takla atan o "cemaati" hatırlasınlar. 30 küsür yaşında dul kalmış, zavallı annaneme hala borçları var, utanmadan arayıp arayıp 80 yaşında hasta kadıncağıza "devre mülk" satmaya çalışıyorlar. Umarım meramımı anlatabiliyorumdur. Samimiyetime inan ve emin ol, ben senin bildiklerinden çok daha fazlasını biliyorum.
Fırsat çıkınca, yıllarca yaptıkları her türlü yalakalığı örtbas için senin üzerine çullanan, hayatı akla gelebilecek her türlü ödünü vermekle geçmiş, bir tarafının kılı ağarmış medya kaşarlarınınkinin yanında, seninki sadece "gencliğinin verdiği tecrübesizlik" o kadar. Kasaba uyanıkları ise, seni parlatıp öne sürüyor, kendi söylemek istediklerini, sana söyletiyor, tepkileri senin üzerine çekiyorlar. Ama bak, kimse onların, suya sabuna dokunmayan yayın gruplarına birşey diyemiyor! Onlar hala başbakan cumhurbaşkanı uçağında fink atıyorlar. Sana sahip çıkmak ise, yine senin gibi "bir başına adamlara" kalıyor. Ne uyanıktır onlaar.
Ama, senin de, "Kardeşini yüzüne karşı öven onun suratını bıçakla kesmiş gibi olur" Hadis-i Şerif'ini unutmaman lazım. Ayrıca, üç günlük dünya. Yanlış gördüğünü rahat rahat eleştir. Rahatını kaybetsen ne olur? "İyiler" hiçbir zaman yalnız kalmazlar güzel Ağabeyim benim.
Bu arada Fatih Ağabey: Umarım bu tezgahın içinde bilinçli olarak yer almamışsındır. Hiç yakışmadı sana Galatasaraylı bir kardeşini bu şekilde harcamak! Hele ki Serdar Akinan: Ben seni aklı başında bir adam zannediyordum, başka da söylenecek birşey yok!
Ve Yiğit! Bütün bu yazdıklarım, Doğuş Grubu'nu reddettiğini söylemen üzerine oturuyor. Zira bu iş ilk patladığında, seni besleyenlerin aklında bambaşka bir senaryo olduğunu düşünmüştüm ... Lütfen o senaryoyu doğru çıkartma!
Maşallah başladık(5 Ocak 2012)
Siteyi yeni konseptine kavuşturduktan sonra ilk ifademize çağırmışlar. Yeni yıl da böyle başlamış oluyor.
Cep telefonuma bir mesaj gelmiş. Bakırköy CBS, ifadeye çağırıyormuş. Gidelim bakalım ne imiş durum.
Yazlık diye adresi Gelibolu'ya aldırmıyorum, her seferinde buradan İstanbul'a gitmek zorunda kalıyorum. Külüstür arabanın motorunu iki ay evvel sıfırlattık. Yine problem çıkardı, tamirde. Yarın kısmet olursa İstanbul'da olacağım. Bir kaç gün ortalarda olmayabilirim.
Şu an için, hiç ihtimal vermiyorum. Ama ola ki, bir daha yazma fırsatı bulamam burada ...
Sizler benim kardeşlerimsiniz, şunu bilmenizi istiyorum: Allah'dan bu istenmez, istiyor da değilim. Fakat, vird çekmeyi çok özledim, çekemiyorum, binamaz oldum, bir kılabiliyorum, bir kılamıyorum. Nefsimin tepesine basamıyorum.
Bu işi bilenler bilir, kendin beceremiyorsan, inkara sapmadığın sürece, başka yollardan eğitirler adamı.
Bu gidişle, Allah-u Teala beni Celal sıfatının altına alacak gibi görünüyor.
Hem korkuyorum bir yandan, hem de gerçekten "olsa da huzurla namazımı kılsam, virdimi çeksem, sevdiğime kavuşsam diyorum".
Hem hakkınızı helal edin, hem de dua edin bu aciz ve enaniyetli kardeşiniz için. Dua edin ki, Cemal sıfatı altında eğitileyim. Ama o da olmuyorsa, ama Cemal, ama Celal, Allah cümlemizi kendisine vasıl eylesin.
Teşekkürler dostlarım(4 Ocak 2012)
Bu kadar çok dostum olduğunu bilmiyordum.
Bugün, bir kamuoyu araştırma şirketinin, 20-27 Aralık 2011 tarihlerinde 21 ilde, 4 bin 365 kişi ile yüzyüze yaptığı anket sonuçları açıklanmış ve bu araştırma sonuçlarına göre, tumgazeteler.com'un, Türkiye'nin en büyük 8. haber portali olduğunu öğrendim.
Hadi, tüm medyada "bağımsız" ve bundan dolayı "sakıncalı" sayılmamızı anlıyorum ama, daha önce tumgazeteler.com'a araştırma sonuçlarını gönderdiği halde, dereceye girdiğimiz bir anket sonucunu göndermeyen o araştırma şirketini anlamakta zorlanıyorum. Gönderdikleri her araştırmayı yayına koymadık diye kızmışlardır, ya da yazılarımızda eleştirdiğimiz ekiplerden birine bağlıdırlar herhalde, ne bileyim :)
Aslında, bir kaç sene evvel, çok uluslu bir araştırma şirketinin sonuçlarında, hem de ulusal gazeteler de ayrı tutulmadan, daha üst sıralarda yer almıştık. Hemen sonrasında, büyük bir gazete bu çok uluslu firma ile anlaşıp kendi sitesine özel sayaç koydurdu iyi mi! Ara ki bir daha sıralamaya girebilesin! Bundan dolayı, araştırma sonuçlarını, kendi açımdan pek önemsemem. Ben ne yazdığımı bilirim, çok iyi eğitimli bir kitlenin de beni takip ettiğini çok iyi bilirim. Zira, yazdıklarım, ancak belirli bir eğitim seviyesinin üstündeki insanlara hitap ediyor.
Haydi, daha önce hiç açıklamadığım şeyler de açıklayayım bu vesile ile: Takipçilerim arasında, Beyaz Saray, Birleşmiş Milletler ve İsrail'deki pek çok Cumhurbaşkanı'na danışmanlık yapan isimler var. Bunlarla yüzyüze tanıştığım için, kesin biliyorum. (Ne yalan söyleyeyim, ilk öğrendiğimde ben bile şaşırmıştım ve birileri hiç iftiraya heveslenmesin! Bizimkisi bavullu yalakalık ilişkisi değil! Gerçekten bağımsız bir duruşunuz olduğu zaman, sakıncalı görülüyor, yok sayılıyorsunuz medyada ama, aleyhinde olduklarınız bile sizi ciddiye alıp kendini anlatmak istiyor).
Log'lardan görebildiğim kadarıyla ise, örneğin Brüksel'den ve pek çok farklı NATO karargahlarından ve Türkiye'deki tüm kamu kurumlarından devamlı takipçilerim var.
Fakat, araştırmanın daha bir hafta önce yapılmış olması, dolayısı ile, benim tumgazeteler.com'u sadece kendi yazılarımı yayımladığım bir mecra haline getirmemden sonra yapılmış olması, ve sokakta rastgele seçilmiş, yani Türkiye'yi temsil eden bir kitleden, yani, siz dostlarımdan gelmesi, bu sıralamayı benim için çok ama çok daha değerli kılıyor.
Ve bunları açıklamak için neden bugüne kadar bekledim biliyor musunuz? Beni aşığı olduğum milletim kaale almadıktan sonra, bırakın danışmanlarını ... Amerikan Başkanı dikkate alsa ne olur, almasa ne olur. Benim derdim kendi milletim ile. Yüzyüze yapılan bir ankette insanların "Evet, ben haberi tumgazeteler.com'dan takip ederim" demeleri, benim için, elektronik ortamda çok daha yüksek çıkan istatistiklerden daha anlamlı. Beni anlayan, uzaktan uzağa seven, destekleyen dostlarım, kardeşlerim varmış. Sağolun, varolun.
"Sakıncalı adam" sayılsam, görmezden gelinsem de ... Yıllardır gündemi belirleyen pek çok habere imza attığımı biliyordum. Fakat, sadece kendi yazılarımı yayımladığım mecranın bile bu kadar insan tarafından takip edildiğini bilmek bir başka duygu. Bizimkisi bir gazeteci-okur ilişkisi falan değil. Birlikte memleket meselelerine kafa yorduğumuz bir "dostluk platformu". Bırakın, porno fotoğrafları, kafa karıştırıcı yalan haber başlıklarını, haftada sadece bir kaç sade yazı ile bir araya geldiğimiz tumgazeteler.com'a bu tevecchünüz, Türkiye'ye olan güvenimi tazeledi.
Pek çok açıdan zor günler geçirdiğim şu zaman diliminde, bunun benim için anlamını bilemezsiniz. Hepinize çok teşekkür ederim "dostlarım".
Biraz da politika dışına çıkalım(3 Ocak 2012)
Bugün malum gazetenin koftiden muhalefetine değinecektim aslında, ama o kadar çirkinler ki, hiç girmeyeyim dedim.
Ama şu kadarını söylemek lazım: Malum gazete, hiçbir zaman Başbakan'a bağlı olmadı, onlar "Yeni vesayetçilerin" kadrolu yalakasıdır. Eski vesayet şöyle, eski vesayet böyle der dururlar, eyvallah! Ama yeni oluşan vesayet denince kalemleri bir taraflarına kaçar.
Geçen akşam düşündüm: Yahu, şimdiki gençler gerçekten şanssız. Doğru düzgün müzik yapılmaz oldu.
Aklıma Mark Knopfler geldi: Elvis hayranı bir müzik eleştirmeni, Elvis'in ölümünden sonra, artık müzik yapılmaz oldu, "ben insanlara bu işin nasıl yapılacağını gösterem" diyerek, "Dire Straits" grubunu kuruyor.
Siyaset dışına çıkmak istiyorum bugün. Öyle birşey yapayım ki dedim, hem daha önce size söz verdiğim gibi biraz daha kendimden bahsetmiş olayım, hem bunu farklı bir tarzda yapayım, hem de birlikte biraz da olsa bu bunaltıcı atmosferin dışına çıkıp eğlenelim.
Bunun için, gençliğimden başlayarak, müzik zevkim ile size kendimi anlatayım dedim. Ama bunu, geleneksel basının hiç yapamadığı bir şekilde yapalım: Direkt youtube bağlantılarını vereyim, size tıklayıp dinlemek kalsın. Bazılarının, müziği kadar sözleri de önemli. İngilizce ve Fransızca bilmeyenler, Google Translate hizmetini kullanabilir.
Dire straits en sevdiğim gruplardan biri oldu her zaman.
İlk gençlik yıllarım: Heavy Fuel. Bazen ne düşünüyorum biliyor musunuz tüm bu yozlaşma, yoldan çıkmalar ve sonradan görmelik hakkında? Gençliklerinde bileklerinin gücü ve karizmaları ile yapamadıklarını kırklarından sonra buldukları bir makam ve üç beş kuruş para ile mi yapmaya çalışıyor insanlar? Tamam, gençliğinde yapmak da haram, eyvallah. Ortayaşa geldiğinde, "kötülük sizi bırakmadan siz kötülüğü bırakın hadisi" canını yakmaya başlıyor, bırakması zor oluyor. Tamam. Ama yine de, yapılacaksa, fırlamalık, para olmadan, gençlikte yapılır arkadaş. Yoksa birlikte olduğun insan seninle mi, yoksa makamın ve paran ile mi flört ediyor hiç emin olamazsın!
Private investigations'da da hep kendimden birşeyler bulmuşumdur: "Treachery and treason: There is always excuse for it! But when I find the reason, I can't still get used of it!".
Daha önce, yazılarımda, Fransız Anarşist şarkıcı Renaud'dan bahsetmiştim. Hakkını yememek lazım, Fransa'nın 12 ayını anlatan, Hexagone isimli parçası muhteşemdir. Müziği sıradan olabilir, ama sözler muhteşemdir.
Patricia Kaas, çok büyük bir ses bence. Mademoiselle chante le blues'u çok severim.
Fakat benim hanımla favorimiz Mon mec a moi
Tango olmadan olmaz: Naranjo en flor sözlerini en beğendiğim tangolardan biri: ... Primero hay que saber sufrir, después amar, después partir y al fin andar sin pensamiento....
Ama tangonun aslı, söz olmadan yapılan müzik ve dans. Kimi sever, kimi nefret eder, tangoyu dönüştüren isim Astor Piazolla'nın hüzünlü parçası Milonga Del Angel'i her aşk acısından sonra ne çok dinlemişimdir. İkinci karısı, büyük aşkı Amelia Baltar ile tanışıp sohbet etmiştim bir akşam Buenos Aires'de.
Sadece yabancı gitmeyelim. Anarşizm dedik, İspanya iç savaşını hatırlamamak olmaz. Buenventura Durruti, Sallaso kardeşler, Anarşist işçi sendikaları... İç savaşta anarşistler bir yandan Franco'ya karşı, bir yandan da sosyalistlere karşı savaşıyorlardır. Rusya'dan gelen halk komserleri anarşist avındadır. Peki bu korkunç iç savaş yaşanırken, orada bulunan diplomatımız Yahya Kemal Beyatlı ne yapar? "Endülüs'de raks"(Zil, şal ve gül) şiirini kaleme alır. Şiir iyidir ama, Münir Nurettin Selçuk'un buraya tıklayarak Nesrin Sipahi'den dinleyebileceğiniz bestesi tek kelime ile muhteşem, ancak bir dehanın elinden çıkabilecek bir başyapıttır.
Münir Nurettin Selçuk'un bu eseri benim aklıma hep Dede Efendi'nin Gülnihal isimli eserini getirir. Denilir ki, Dede Efendi, Avrupa'da bir seyahat sırasında, oranın önde gelen müzik adamlarıyla karşılaşır ve iki taraf da kendi müziklerini daha üstün çıkarma çabasına girer. Dede Efendi'nin bizim müziğimizde makamlar var demesi üzerine, "bizim de valslerimiz var" denince, bir gecede klasik türk müziği ile vals formunu sentezlediği bu eseri ortaya çıkartır.
Birileri gündemle ve dolayısı ile aklımızla oynuyor. Bunların tümü cambaza bak oyunları. Bir güç, yine kendisinin getirdiği eski vesayetçiler eliyle insanımızın kanı ve canı üzerinden gündem değiştirip tartıştırıyor, bu tartışmalar üzerinden de eski vesayetçileri tasfiye ettirtip yeni vesayetçileri yerleştiriyor. Getiren götürüyor. Biraz uzaklaşın politik gündemden. İlerki yazılarımda yine arada, müzik paylaşırım sizinle. Ama bitirmeden, tam bir dinlendirici müzik tavsiye edeyim size, günümüzün en büyük klasik müzik ustalarından, Ernesto Cortazar'dan, ustası Beethoven'a bir ağıt: Beethoven's silence.
Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır - ikinci bölüm(2 Ocak 2012)
Aşağıda bulabileceğiniz, daha önceki yazılarımızda, sırası ile, Bir ülke başka bir ülkeye neden savaş açar? Ya da yumuşak güç ve diplomasi kullanarak ne elde etmeyi amaçlar? sorusunu sormuş, cevaplarını vermiş, daha sonra, 28 Şubat "Yumuşak darbe"sine sebep olan üç artı bir temel faktörü belirlemiş ve Ak Parti iktidarı döneminde bu faktörlerin kimin lehine değiştinin analizine girişmiştik.
Kısa bir şekilde özetlemek gerekirse, Milli Ekonomi, Bütçe havuzu ve D8 hareketi uygulamalarının sonuçlarına baktığımızda:
Türkiye, ekonomisi başkalarının boyunduruğu altına girecek şekilde borçlandırılmış, kendi kaynakları ile üretmekten aciz, ithalat bağımlısı bir duruma getirilmiştir. Dahası, devlet harcamaları zaman geçtikçe artmaktadır. Ekonominin çarklarının dış kaynak akışının kesilmesine bağlı olarak kısa bir süre için bile durması, başlı başına bir milli güvenlik zaafıdır ve MGK'da ele alınması gerekir. Bir yıl öncesine kadar "sermayenin dini vatanı olmaz" anlayışını savunan Ak Parti iktidarı, ancak son bir yılda bu durumun farkına varmış ve "milli sanayii"den bahsedilmeye başlamıştır.
Savunma sanaayindeki dışa bağımlılığın had safhada olması, ayrı bir milli güvenlik zaafı oluşturduğundan dolayı, Ak Parti iktidarı döneminde bu konuya el atılmış, henüz emekleme safhasında olsa da, bu konuda adımlar atılmıştır.
Ak Parti iktidarı yetkilileri ve medyadaki uzantıları devamlı olarak, "şu kadar çok sayıda otomobil ve beyaz eşya satıldı. Apaçık görüldüğü üzre, bu orta sınıfın refahının artmasıdır. Fakirleşen bir ülkede bu oranda tüketim olur mu?" şeklinde propaganda yapmaktadırlar.
Fakat, sorulması gereken temel soru esgeçilmektedir: Ödenen bedel nedir?. "Orta sınıfın refahının artırılması", tam da Arap Baharı denilen olayların temel sacayaklarından biridir.
Daha önce, savaşla demokrasi getirme iddiası Irak ve Afganistan örneklerinde açık bir başarısızlığa uğrayan Batı Dünyası, özellikle de Avrupa'nın bu iki ülke örneğinde istediği parsayı toplayamamasının da etkisi ile, "Arap Baharı konsepti"ni, ortaya atmıştır. Bu konseptte, demokrasiye ek olarak, "orta sınıfları refaha kavuşturmak" iddiası vardır, ki, bu aynı zamanda, "Gelişmiş ülkeler için yeni pazarlar" anlamını taşımaktadır!
Ak Parti İktidarı'nın medyadaki uzantılarının, ya da "yalakalarının" dillerine doladıkları bir başka olgu ise, "Küresel krizin gelişmiş ülkeleri etkilediği, gelişmekte olan ülkeleri vurmadığı"dır.
Tam propagandist bu söylemin aslında doğru bir tarafı var: An itibarı ile, likidite, gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere doğru, aynen Türkiye örneğindeki gibi, kaymıştır.
Fakat, Avrupa'nın şu anda yaşadığı, sadece geçici bir likidite problemidir.
Şu anda problem olan likidite, Türkiye ve Arap Baharı'nın diğer mazlumu ülkelerde "orta sınıfın refahına dönüşecektir".
Bunun anlamı ise, söz konusu paranın, gelişmiş ülkelerden bu ülkelere borç olarak gelmesi, bu para ile gelişmiş ülkelerden mal satın alınması ve daha sonra bu paranın yüklü bir faiz ile birlikte çıktığı yere dönecek olmasıdır!
Yani, Ak Parti propagandistleri gerçeğin sadece bir kısmını söylemekte, "Tatlı tatlı yemenin bir de sonucu olacağı gerçeğini" kendi akıllarınca gizlemektedirler.
Dahası, dışardan gelen bu likidite, sadece borçlanma yolu ile de gelmemektedir. Türkiye örneğinde acı bir şekilde görüldüğü gibi, özelleştirme yolu ile bu milletin seksen sene boyunca ortaya çıkardığı tüm değerler "özelleştirme" adı altında haraç mezat satılmaktadır.
Libya'da Kaddafi'nin ölümünün hemen ardından apar topar petrollerin %30'u Fransa'ya devredilmiştir. Ve bu sadece başlangıç!
Görüldüğü üzre, 28 Şubat'ın temel bir amaçlarından bir kaçı, Ak Parti iktidarı döneminde, aynen hedeflendiği gibi gerçekleşmiştir:
Temel iddialarından vazgeçirilmiş Türkiye, dışardan kurgulanmış global bir senaryonun gerçekleşmesi için canla başla başla çalışan bir figüran haline getirilmiştir.
Global ağabeylerine eklemlenmiş içerdeki finans burjuvazisi, Ak Parti iktidarı döneminde, ekonominin motoru olarak iş görmüş, hayal edemeyecekleri karlar elde etmektedirler.
Fakat, bu noktada haksızlık etmek istemiyorum. Yukarda yazdığım, yadsınamaz, belgeli gerçeklerin hemen tümü Türkiye'nin aleyhine işlemektedir ... Ama ...
Ama, yine de kalbime baktığımda, özellikle Recep Tayyip Erdoğan'ın samimiyetine inanıyorum.
Neden diye sormayın, samimi olarak söylüyorum, samimiyetine inanıyorum. Ya da bana "aptal! sen öyle inanmak istiyorsun" da diyebilirsiniz, fakat ben hala bir mümin'deki nuru hissedebildiğime inanıyorum. Diğerleri için bir şey söyleyemem, fakat, örneğin Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Mehmet Şimşek ve Durmuş Yılmaz'ın yüzlerine baktığımda samimiyet hissediyorum. Vallahi bunları söylerken herhangi bir politik angajmandan hareket etmiyorum, hiçbirisini tanımıyorum. Sadece ne hissediyorsam sizlerle paylaşıyorum. Unutmayın: Burası artık bir haber sitesi değil. İsmail Kizir'in düşüncelerini okuduğunuz bir site sadece!
Lafı getireceğim yer şu: Durum gerçekten rezalet ve global bir oyun kurgulanmış. Ak Parti iktidarı isteyerek ya da istemeyerek bu oyunun figüranı yapılmış.
Şunu da eklemeden edemeyeceğim: Bu millet henüz farkında değil. Zira, asıl çocukları bunların etkilerini tam olarak hissedecek. Fakat, Ak Parti İktidarı'nın yaptığı, bu milletin çocuklarının geleceğini ipotek etmektir. Kimse kusura bakmasın! Bu milletin evlatlarını, en iyi şartlarda, hayatlarını ayda asgari ücret veya biraz üstü mukabilinde yabancı sermayeye sunmuşlardır, ki bu durum, benim açımdan kabul edilebilir birşey değil.
Temel mesele şu: Ak Parti iktidarı, "D8 iddianı alalım, gel sana küçük bir ortadoğu verelim, bir de federasyon kurarsın, oh gel keyfim gel!" kandırmacasını yedi mi?
Yoksa, bugüne kadar bu işlerde bizim payımıza hep kaos ve mülteci düştüğünü bilerek, buna karşı geliştirdikleri ciddi bir oyun planı var mı? Yazının bundan sonrası biraz spekülatif. Sadece zihin cimnastiği.
Bir oyun planları olduğundan eminim! Fakat, eğer bazı parçaları doğru okuyorsam, bu pek yürümeyecek gibi geliyor bana.
Okuduğum oyun planlarının neredeyse her yerinde "Cemaat"i görüyorum. Daha doğrusu, "Cemaat"in devlet ile bu kadar eklemlenmiş olması herşeyi allak bullak ediyor. Kuzey Irak'da "diyalog toplantıları" yapan ya da yapmaya çalışan bir yapıyı nereye koyayım? Devlet misin, kendin politika mı güdeceksin, uygulayacaksın? Devlet değilsen, bir yanlış. Devlet olacam diyorsan bambaşka bir yanlış. Devlete eklemlendim diyorsan apayrı bir yanlış.
Bu noktada samimi olarak şunu söylemek istiyorum: Hem devleti, hem de "Cemaat"i nesnel bir şekilde, adice iftiralar atmadan eleştirebilmek gerekiyor Türkiye'nin bugünki politikasını anlamlandırabilmek için. Ama ortam öyle bir halde ki ... Mümkün değil!
Ama bir acaip yapı bu! İçinde nur yüzlü insanlar da var! İğreneceğiniz yöntemler kullanan da var. Yaptıkları, belgelenmiş bazı işler var ki, "iyilik yalan üzerine bina edilmez" diye hatırlatmak gerekiyor bu insanlara. Bundan dolayı, açık konuşayım, korkuyorum, cemaate bulaşmak istemem! Fakat, Türkiye'deki her "politik" analizde olmazsa olmaz şekilde, bir yerlerden fırladıklarından dolayı, denklemin parametrelerinden biri olarak değerlendirmek zorundayım.
Dolayısı ile, elimde kesin kanıtlar olmadığından ve hakkımda bin türlü çirkinlik başlamaması için "cemaat"in somut bir eleştirisine girmeyeceğim! Ve tekrar edeyim: Bu yapının içinde yüz binlerce nur yüzlü insan var. Büyük çoğunluğu, dinini yaşamak isteyen saf Anadolu insanıdır. Kuruluş amaçları da tamamen sahihtir bence. Ve ben, hiçbirisinin ehl-i sünnet vel cemaat anlayışına ters bir hareketlerine ya da söylemlerine rastlamadım. Rastlamadığım şeye var da demem! Böyle söyleyenlere de pek inanamadığımı belirteyim.
Benim cemaate güvensizliğim, çok açık bir şekilde, yıllardan beri "politika şöyle kötüdür böyle kötüdür" diye diye devleti saran bir yapının gün geçtikçe gırtlağına kadar politikaya batması, battıkça yozlaşmasıdır.
Devlet cemaati ya da cemaat devleti olmaz. Bu, en azından Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlayışına aykırıdır. Kimse kusura bakmasın. Daha önce, İslam Tarihi'nde bir Cemaatin devleti ele geçirdiği tek ama tek bir örnek bile yok. Ama düşünülenin aksine, modern dünyaya hiç de aykırı değildir. Aşk-nefret ilişkisi yaşadıkları masonlar bilmemneler tüm dünyada ne yapıyorlarsa, tam da aynı yöntemlerle aynısı yapıyorlar, "aynısı oluyorlar!". Aslında, tam oturmasa bile, bir örnek var, ama Allah sonlarını benzeşmekten esirgesin: Mutezile! İbn-i Sina'nın da müritlerinden olduğu bu hareket, Erken İslam döneminde devleti ele geçirmiş, kendi düşüncesini diğer islam ulemasına kabul ettirebilmek için tüm Mezhep imamlarımızı işkenceden geçirmiş, Mezhep İmamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife(RA) Hazretleri'nin son yılları hapislerde geçmiştir!
Siyaset amacıyla bir cemaati kullanmaya başlamanın sonu yok.
Görünen o ki, "Cemaat", Arap Baharı'nda pek kullanılmak istenmese bile, Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politikasında "yumuşak güç" parametrelerinden biri!
Asıl soru şu: Kah Vatikan'da Papa ile görüşen, kah CIA-FBI referansları ile Amerika'da görünen, kah Jirinovski ile Duma'da flört eden bir "politik" yapının "bizim yumuşak gücümüz" olarak kalmaya devam edeceğinin bir kanıtı var mı?
Bu Arap Baharı denkleminde "Cemaat"in nerde durduğu çok önemli! Hatta hayati! Bana öyle geliyor ki, Arap Baharı'nda devlet oyun planında cemaatten başka enstrümanlar kullanmak istiyor ve cemaatten tepki alıyor olabilir! Yine tekrar ediyorum, elimde kanıt yok, fakat, acaba devlet bir şekilde, "Cemaat bir başka gücün yumuşak gücü, bu oyunu da onlar kurdu. Burada bize başka bir enstrüman gerekli diyor olabilir mi?". Dediğim gibi, yetersiz bilgi spekülasyon yapıyorum bu noktada ve pek hoşuma gitmiyor!
Bakın: Cemaat ve Arap Baharı hakkında burada yazdıklarım tamamen kendi görüşlerimdir! Kimseyi suçluyor değilim. Burada, bir zihin egzersizi ile, Türkiye'nin oyun planının ne olabileceğini anlamaya çalışıyorum. Cemaat hakkındaki diğer eleştirilerime gelince, sonuna kadar arkasındayım. "İslam'ı temsil" noktasında durma iddianız varsa, politikaya bulaşmayacaksınız!
Meraklsına, eninde sonunda, ama kesin olarak olacağı söyleyeyim: Google'da "Hacı Bayram-ı Veli hazretleri ve Sultan II. Murad, kaç mürid" diye aratın, anlayacaksınız! Fakat, cemaatin devlet ile bütünleşmesi, bu durumun da gerçekleştirilmesini imkansızlaştırıyor, "tuzu kokutuyor"!
Arap baharı daha çok su kaldırır. Ara ara bu konuya döneriz ama, şimdiye kadar yazdıklarımdan temel düşüncelerim anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Bir süre, başka konulardan devam edebilirim ...
Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır - birinci bölüm(29 Aralık 2011)
Aşağıda bulabileceğiniz, daha önceki yazılarımızda, en can alıcı soruyu sormuş ve cevaplarını vermiştik : Bir ülke başka bir ülkeye neden savaş açar? Ya da yumuşak güç ve diplomasi kullanarak ne elde etmeyi amaçlar?
Daha sonra, 28 Şubat'a sebep olan üç artı bir ana sebebi ele almıştık: D8 Hareketi, Bütçe havuzu, Milli Ekonomi ve elbette "Şeriatçı kalkışma"!
Şimdi, sırası ile, Ak Parti iktidarı süresince, söz konusu hususlardaki gelişmelerin kimin lehine, kimin aleyhine olduğuna daha yakından göz atalım:
Fakat öncesinde, bir kez daha altını çizmek istediğim bir husus var: Hiçbir parti ile olmadığı gibi, Milli Görüş Hareketi ile herhangi bir organik ya da inorganik ilişkim söz konusu değildir. Yaptığım iş, 28 Şubat'a yol açan temel sebepleri belirlemek ve sonrasında bu sebeplerin ne durumda olduğunu ortaya koymaktan ibarettir.
D8 hareketi: İlk zamanlarında, İslam Konferansı Örgütü çatısı altında, müslüman ülkelerle bir takım diyaloglara girişilmiş gibi görünse de, Ak Parti iktidarı döneminde, D8'in temel iddialarına ilişkin(ortak bir ekonomik pazar, zamanla ortak para kullanımı gibi) en ufak bir girişim olmadığı gibi, böyle şeylerin lafını etmek dahi sakıncalı sayılmış, "alay konusu" yapılmıştır. Ak Parti'nin, müslüman ülkelerle tek diyalogu, Amerika ve müttefiklerinin izin verdiği ölçülerde ve izin verdiği ülkeler ile gerçekleştirilmiştir. Bunun karşılığı ise, yine Amerika'nın izin verdiği ölçülerde ve izin verdiği kişi ve kurumlar tarafından, tüm dünyadaki krizi teğet geçirtebilecek kadar "kaynağı belirsiz para" ve "yabancı sermaye" olarak geri dönmüştür, ki, bu konuyu aşağıda tekrar ele alacağız.
Milli ekonomi: Böyle bir şey kaldı mı? Ak Parti iktidarı, bu milletin 80 yılda oluşturduğu ne varsa sattı. Malesef ağırlıklı olarak yabancılara sattı! Şundan bir kaç yıl öncesine kadar, milli ekonomiden bahsetmek, aynen D8'in temel iddiaları gibi, alay konusu olabiliyor, "sermayenin dini vatanı milleti" olmaz deniliyordu. Ama şimdi, "yerli otomobil" yapamadıkları için çakma sanayicilerimize fırça atılıyor, "Uçak üretirdik ammaaa ... Sattırmazlar" diyerek ele güne karşı rezil olunuyor. Sonra da, cari açık söz konusu olduğunda, "sadece THY bilmemkaç milyar dolarlık uçak sipariş etti" denilebiliyor. "Sermaye'nin vatanı var mıymış"? Sermayenin vatanı yoksa, neden "milli otomobil, milli uçak, milli tank" diye tutturdu Ak Parti hükümeti? Daha da can alıcı soruyu soralım: Neden tüm bunlar "şimdi" akıllarına geldi?
Ve daha bir acıtıcı soru soralım, "çakma" da olsa, zavallı da olsa, montajcı ve fazlası ile yabancı işbirlikçi de olsa, daha önceki iktidarlar bir "sanayi burjuvazisi" oluşturdular ...
Ya Ak Parti?
"Anadolu kaplanları" denilenler, kağıttan bir "ticaret burjuvazisi" çıkmadı mı? Nerede bunca yıllık iktidar nimetlerinden sonra oluşturulmuş, çakma da olsa, kağıttan da olsa bir milli, sanayi burjuvazisi? Onlar, ithalattan rant peşine düşüp cari açığı patlatmakla meşgul! Ha! Bir de, "ayranım yok içmeye" misali, Anayasa taslakları ile ilgileniyorlar. TÜSİAD'ın yerini biz aldık diyecekler ya! Hey ya Rabbim! Dücane Cündioğlu'nun bunları anlatan enfes bir yazısı vardı, bizim de manşete çektiğimiz, "İslamcıların Türkiye'de toplumsal adalet dertleri yoktur. Tek dertleri, onlar gitsin, biz sömürelim" mealinde ... Sahi nerede o adamcağız? "Müslüman kesimde", adaletten bahseden kaç entellektüel kaldı? Sezai Karakoç'un tavrını da gümbürtüye götürdüler! Neyse ...
Bütçe havuzu: Görünen o ki, bütçe havuzu uygulaması Ak Parti döneminde terk edilmiştir. Fatih Erbakan dahil, Saadet Partisi kurmayları, meydanlarda iktidara geldiklerinde bütçe havuzu uygulamasını geri getireceklerini söylemektedirler. İşin ilginç tarafı, bu kadar önemli bir meselenin medyanın gündemine hiç girmemiş olmasıdır. İnanmayan, açsın, internet üzerindeki medya arşivlerini tarasın. Böylesine faydalı bir uygulama neden kaldırılır? Milletin tasarruf etmemesini, "gelecek kaygısı olmamasına" bağlayarak, Polyanna'nın tahtına aday olan "dahi" bakanımız, bize bu sorunun cevabını da verecektir sanıyoruz. Bırakın faizi, rantiyeyi bitirmeyi, Ak Parti iktidarının yılları, düşük kur yüksek faiz politikası ile, bırakın içerdekini, dışardaki rantiyeye bu gariban milletin milyar milyar dolarlarını transfer etmekle geçti! Bu durumu, birkaç yıl önce, dönemin Merkez Bankası Başkanı 'na "vebalini ödeyemezsiniz" diye yazdık. O da bir seferinde gazetecilere, "ben her gece kendimi hesaba çekiyorum, içim rahat" diye yanıtladı. Kendisine bakıyoruz, yüzünden gerçekten de iyilik akan bir insan.
Samimi olarak soruyorum: Bu Ak Parti iktidarı nasıl bir acaip yapıdır?
Senelerdir biliyorum, eş dost meclislerinde söylüyorum, "ayıptır yazıktır günahtır" diye, ama yazmıyordum, şimdi başkaları yazmaya başladı zaten, ben de yazayım: Merhum, değerli bir Hocaefendi'nin oğlunu alıyorlar, sanki dini değerlere düşman bir iktidar gibi, devletin resmi kumar oynattığı kurumunun başına getiriyorlar! Durmuş Yılmaz gibi bir ismi alıyorlar, milletin servetini yabancı rantiyeye akıtmanın aracı yapıyorlar! Tarikat ihvanını alıyorlar, içlerinden "pabuçlarımın işadamları derneği" kurdurdukları küçük bir azınlığı, hırs makinesi, "evet efendimci" yalaka sürüsü, ticaret burjuvazisi haline getiriyorlar! Onlar da kıt akılları ile ithalat yapıyor, "aman işte üç buçuk kuruş para kazandım şu kadar vergi verdim bu kadar da ihvana harcadım, aman da ne hizmet ettim ne hizmet ettim" diyerek, cahil cesareti ile, sanki bir dinmiş gibi Ak Parti politikalarının militanlığına soyunuyorlar. "Cemaat"i zaten geçin, onlar banka sahibi olmuş, daha büyük kurumlar, daha büyük balıklar ve devlette kadrolaşma peşindeler: Sanki hal dili ile, "Eski vesayetçiler gitsin, biz yeni vesayetçiler olmak istiyoruz. Bu olsun da, isterse memleket şeytana satılsın umrumuzda değil!" der gibiler. Bu yazıları samimi olarak, "anlamak" için yazıyorum. Belki birileri çıkar, bu işlerin hikmetini anlatır bir gün bana da.
Burada, Ak Parti'nin, aslında çok basit olan "hızlı büyüme modeli"ni anlatmak gerekiyor:
Ak Parti, sanılanın aksine, dillere pelesenk edilen "Anadolu kaplanlarını" falan umursamadı...
Doğrudur, ön plana bu kavramı çıkartarak, "benim toplumsal tabanım budur!" dedi.
Fakat, Ak Parti iktidarı, tüm ekonomik modelini dış borç ve bankacılık sektörü üzerine, özellikle de "Destekçileri dışarda finans burjuvazisi" üzerine oturtmuştur.
Model, çok kabaca şudur: Devlet direkt olarak borçlanmaz. Bunun yerine, yurtdışından kredi alabilecek büyük sermaye grupları, özellikle de bankalar yurtdışından borçlanırlar. Ve bir taşla kuş katliamı yapılır:
Yurtdışından borçlanma, "çarpan etkisi" ile, Gayrisafi Milli Hasıla'yı büyütür. "Ekonomimiz büyüyor" diyerek yer gök inletilir, siyasal rant elde edilir.
Ekonominin büyümesi, devletin vergi gelirlerindeki artış demektir. Bu, "devlet bütçesinde problem yok!", "bütçe disiplininden taviz vermiyoruz, çok sağlamız" şeklindeki böbürlenmeleri ve başka bir siyasal rantı beraberinde getirir!
Hatta, vergi gelirleri arttığı için, kamu borçlarının bir kısmı bile ödenmiştir! Bu başka bir siyasal rant ve şişinme vesilesi anlamına gelir!
Peki tüm bu gelir, yani vergiler en çok kimin tarafından ödenir? Eveet! Dolaylı vergileri bir tarafa koyarsanız, en büyük vergi bankacılık sektörü tarafından ödenir!
Maliye Bakanlığı'na ait bu resmi adresten okuyabileceğiniz verilere göre, 2009 yılında, bankacılık sektörü, kendisini izleyen diğer 19 sektörün toplamından fazla vergi ödemiştir. Okurlarımdan rica ediyorum: Burada bir soluklanın, söz konusu dökümanı alıp bir okuyun ve şu verinin üzerinde bir on dakika kadar düşünün: 2009 yılında, bankacılık sektörü, kendisini izleyen diğer 19 sektörün toplamından fazla vergi ödemiştir ve dahası da var: 1.105.938.000 TL'lik Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi bu rakama dahil değil!
Peki bankacılık sektörü nasıl kar eder ve sonrasında bunca büyük borcu ödeyecektir? Para satarak!
"Para satmak" gibi aşağılayıcı bir ifade hiç yakışmıyor, bankaları aşağılamak mı istiyorsun?" diye soracak olursanız ... "Tefeci faizi bunların yanında gariban işi kalıyor" cevabını alırsınız! Bankalar temiz temiz, esnaf kredisi veriyorlar diye kızmıyoruz ki, bilakis, en ufak bir ekonomik krizde, "bankalar esnafa kredi vermiyor" diye bas bas bağıran ve bankaları tehdit eden bizzat Ak Parti'nin ekonomi kurmaylarıdır!
Bankaların asıl gelir kapısı, tefeci faizlerini devede kulak bırakacak gecikme zamları ile "kredi kartları" ve "tüketici kredileridir".
Hayret ki ne hayret! Cari açığı büyüten de aynı olgudur!
Peki tüm bunlardan sonra, tüm alınan bu dış borcu kim ödeyecektir? Sokaktaki gariban vatandaş! Üç kuruş maaşını yetiremediği, ya da işsiz kaldığı için o karttan bu karta hokkabazlık numaraları yapan, ama eninde sonunda devasa oranlardaki gecikme zamlarını ödeyecek olan gariban vatandaş!
"Almasın kardeşim! Ben mi zorla borç al diyorum" diye kendini avutabilir bazıları.
"Esrar da serbest olsun kardeşim? Ben mi zorla iç diyorum!" derler!
"Eroini de serbest bırakalım kardeşim? Zorla mı şırınga yapıyoruz?" derler!
"Kumar da serbest olsun kardeşim, neden yasaklandı kumarhaneler?" derler!
Bankacılık sektörü üzerine kurulu bu modelin yürümesinin tek şartı, sıradan insanların borçlandırılması ve tüketime teşvik edilmesidir. Bir iktidar, tüm ekonomik modelinin aslında, küçük insanların zaafları ve acıları üzerine oturduğunu bilerek, tüm suçu bireylere yükleyip, "ben mi borçlan dedim?" kolaycılığına indirgeme lüksüne sahip midir?
Daha da kötüsü, çıkar birisi, "Yahu felanca ülke Nataşalarla kalkındı! Bu ülkede de oradaki gibi ahlaki zaafları olan kadınlar var" derse hangi ahlaki temelle buna karşı çıkılacak? "O da zaaf bu da zaaf! Zaaflar kişileri bağlar" demenin sonu nedir? Zaten, O Merhum Hocaefendi'nin oğlu da, kendisi istemiştir, "illa da beni kumar oynatılan işletmelerin başına getirin" diye!
Ak Parti iktidarı iyot gibi: Milletin ne kadar zaafı varsa, ortaya çıkartıyor. Hem de nasıl oluyorsa, sahiplerine zarar veren tüm bu zaaflar Ak Parti iktidarına yarıyor! Başarılı bir modeldir. Ama kesinlikle "bize ait bir model" değildir.
Şimdi, Fehmi Koru'nun cevaplaması için bir soru soralım -ki yazılarını gerçekten devamlı takip ederim ve Türkiye'deki en iyi gazetecilerden biridir-: Hayatınız boyunca, Bilderberg toplantılarından bahsettiniz, davet ettiler gittiniz! Sizi öylesine davet ettiklerini, Bilderberg'e Türkiye'den katılan hiçbir politikacının da bu ülkede bir yere gelemediğini, halkın buna izin vermediğini söyler durursunuz! Şimdi cevap verin bakalım: Bu yukardaki ekonomi modelinin mimarı "dahi çocuk" ve Bilderberg ilişkisi hakkında ne diyeceksiniz? O dahi çocuk "bilderberg toplantılarına" ve "Davos ekonomik zirvelerine" hangi finans kapital sahiplerinin himayesinde sarmaş dolaş katıldı? Özenle seçilmiş bir kaç "siyasal" konuda tiridine bandım şeklinde muhalefet iyi de ... Kalem namusu, herkesin gözü önünde gerçekleşen bu noktaları da aydınlatmayı gerektirmiyor mu?
Uzun yazmayayım diyorum, ama böyle bir konu da kısa tutulmuyor, tekrar izninizle burada ara verelim, bir kaç gün sonra devam edelim.
Not:Vergi sıralamasında, bankacılık sektörünün hemen ardından gelen Telekom sektöründe uygulanan gecikme faiz oranlarının, kredi kartı gecikme zam oranlarının da 4-5 katı olduğunu söylemeden geçmek olmaz! Telekom, çakma bilişim sektörü, ekonomik ve yerli gibi gösterilen elektrikli otolarda pil oyunu ... Bu milletin iliğini kemiğini sömürerek haksız kazanç elde eden ve ettiren kim varsa ayrı yazı konusu olacak, hiç merak etmeyin. Hepsi zamanla bu sitede ele alınacak. Recep Tayyip Erdoğan'ı, uzaktan, hiç görmeden hala bir Ağabey gibi severim. Kalbime bakarım, samimiyetine inanırım. O da benim samimiyetime inansın: Tüm bu yazdıklarımdan sonra "Allah rızası için" soruyorum: Bu mudur Ağabey senin "adaletli kalkındırman"? Bu mudur "Halka hizmet Hak'ka hizmet" anlayışı? Çevrende çok fazla yalaka birikti Ağabey! Hud Suresi Peygamber Efendimiz(SAV) ne yaptığı zaman indi de saçını beyazlattı? Yalakalar, "eski vesayetçiler" ve "yeni vesayetçiler" arasında seçim yapmak zorunda bırakılıyorsun. Hiçbiri çözüm değil! Yapayalnız bırakılıyorsun Ağabey! Gidişat hiç iyi değil!
Nuray Mert'in yazısı mutlaka okunmalı!(22 Aralık 2011)
Uzun zamandır, Türkiye ve dünyadaki "entelllektüel" kavramını ele alan uzun bir yazı yazmak istiyordum.
Geçmiş yazılarımda, bu konuya biraz dokundum. Özellikle "aydın borsası"nı anlatan, bu işin mekanizmasını anlatan münhasır bir yazı düşünüyordum. Fakat önce, "Arap baharı Türkiye'de başlamıştır" serisini tamamlamak istedim.
Ve daha ben yazamadan, Sevgili Hocam Nuray Mert Hanımefendi'nin, mekanizmayı çok güzel anlatan bir yazı kaleme aldığını farkettim. Bu adresten tamamını okuyabileceğiniz yazının vurucu yeri, Hiç de ayrıksı değildi başlığını taşıyan son paragraf:
Hiç de ayrıksı değildi
Chistopher Hitchens, mutlaka nevi şahsına münhasır yanları olan bir popüler entelektüeldi, ama siyasi ve düşünsel deneyimi, bırakın tartışmalı yanlarını, hiç de ‘ayrıksı’ değildi. Tam tersine, o bu çağın tipik entelektüelinin en iyi temsilcilerindendi. Bu çağın hür ve kabul edilmiş entelektüelinin temel vasıflarının başında, ‘aykırılık yaftası altında sistem ve iktidar ile buluşma’ geliyor. Bu buluşmayı örtbas etmenin en iyi yolu, sistem ve iktidarı sorgulamaktan imtina edildiği ölçüde kurmaca bir mücadele alanı ve söylemi üretmek. Hesaplaşmanın zor olduğu alanlardan kaçmak ve muhalif olma adına, gücü olmayan veya gücünü yitirmiş düşmanlar ile idare etmek veya hafif sıklet düşman icat etmek, dikkatleri onun üzerine çekmek. Zelil bir kaçış ve teslim olma tavrına ‘mücadele süsü’ vermek! Mesela, Hitchens’ın yaptığı gibi, bu devirde sanki Engizisyon’un nefesi ensesinde edası ile ateizm savunuculuğuna soyunmak. Ve nihayet Ian Buruma’nın Hitchens özelinde işaret ettiği gibi; dünyaya narsistik bir noktadan bakmak (‘The Believer’, The New York Review of Books, 15 Temmuz, 2010). Bu narsisist dünyanın penceresinden dünyada olan bitene pis pis bakmak, en kanlı olayları şampanya ile kutlayabilmek midesizliği, son hedefi bizzat kendisi olan insansevmezlik!
Yukardaki paragrafta Nuray Hanım, "aydın borsası"nın temel mekanizmasını anlatıyor. Asıl bu vereceğim örneği okuduğunda, Nuray Hanım'ın "cuk oturdu" diyeceğini düşünüyorum:
Bizde pek tanınmaz, Fransa'da çok bilinen, Renaud isminde bir şarkıcı vardır.
Renaud, "anarşizm"den ekmek yer(Anarşist terörist demek değildir, çok kısaca, devlet istemeyen sosyalistler denilebilir).
Hayatı boyunca, anarşizm satarak geçinmiş Renaud, "Socialiste" isimli bir parçasında kendisini anlatır:
Moi J'étais rien du toutiste
Anarco-Mitterandiste
Je sais meme pas, si ça existe
Mais ça m'excite!
(Ben hiçbirşeyci idim ... Anarko-Mitterand'çı ... Böyle birşey var mı bilmiyorum bile ... Ama, beni heyecanlandırıyor!)
Fakat, Renaud bile, bizce masum bir örnek. Asıl mesele, daha "kurumsal":
Bir "aydın adayı" alınır ve bu kişiye, Nuray Hanım'ın da bahsettiği biçimde, "her zaman haklı olabileceği" bir alan sağlanır.
Söz konusu aydın kıvama geldiğinde, diğer bir deyişle, test edilip, etliye sütlüye karışmadan, kendisine belirlenen alanın dışına çıkıp sahiplerine muhalefet etmeyeceğinden emin olunduğu zaman, bu "aydını" devamlı yazılı ve görsel basında görmeye başlarız.
Her görüşümüzde, aydınımız, haklı olduğu konulardan bahsediyordur!
Aslında dikkat bile etmeyiz, aydın, sadece kendisine belirlenen o alan çerçevesinde konuşuyordur ve o çerçevede haklıdır da!
O "aydın" artık, bir anlamda, kendi vicdanınız ile özdeşleştirdiğiniz bir mihenk taşıdır. Biz de, O'nu okuyan "münevver"izdir.
Bu etap da kıvama erdiğinde, yani "aydın"ımız, yazılı ve görsel medyada, o açılışta, bu kapanışta, o eğlencede bu etkinlikte yeterince haklı olduktan sonra ... Aydınımızdan her konuda görüş istenmeye başlanır!
Söz konusu aydının çerçevesi bellidir! İzleyici, her gördüğünde, bu aydının doğru söylediğine "koşullandırılmıştır". Dolayısı ise, çerçevesi belli olmak ve bu aydını kullanan kitle ile çeliştirmemek kaydı ile ... Al alabildiğin kadar görüşü bu arkadaştan ... Essin savursun ...
Üniversitelerde "siyasal mühendislik" ya da "toplum mühendisliği" diye bir kürsü yoktur. Fakat, bu "toplum mühendisliği" diye, en az diğer mühendislikler kadar karmaşık hesaplar gerektiren bir dalın var olmadığı anlamında gelmez.
İnanmıyorsanız, kimi CIA üslerinde açık açık, kimi ABD'de "nezaket ziyaretlerinde" eğitilmiş arkadaşlara sorun! Sorabilirseniz tabii ... Benim eski dostlarımın arasında çok var bunlardan! Sorarsın, siyasal görüşü ile hiç alakası olmamasına rağmen, bir şekilde ABD'den ya da bilmemnereden davet almış, gitmiş, bilmemne eğitimi ya da kursu görmüştür. Dönüşlerinde, "kanaat önderi" olarak köşe yazarı ya da gazeteci yapılır, akademisyen ise bol bol tv'de görüş istenir bunlardan. Yeterli "verim" sağlanamazsa, bu arkadaşlar genelde "halkla ilişkiler" alanına kaydırılırlar! Ya da yeterince olgunlaşsınlar diye üniversitede ya da güdümlü bir STK'da araştırmalar yaptırılır bunlara... Ve en ilgincini söyleyeyim mi? Azımsanamayacak kısmı, spor yazarlığından başlatılır pişmeleri için.... Zamanlarını beklerler... Bu iktidara iliştirilemezlerse, bir sonraki iktidara "yamanacaklardır"... Yeter ki, sınırlarını doğru çizebilsin, nerede konuşup nerede susacaklarını öğrenebilsinler! Çoğunluğu oluşturan daha kalitesizlerine ise, seyahat meyahat gerekmez. Bunlar, "bizi de farkederler mi bir gün acaba" diye seksen takla atar, kılıktan kılığa girer, iki aferim almak için gönüllü yalakalık yaparlar hayatları boyunca.
Bunların en ilgincini de ters köşe bir örnek ile verelim: Merhum İlhan Selçuk'un, bahsettiğim gibi bir seyahat ertesinde -hem de en hızlı solcu olduğu zamanlarda- kaleme aldığı "Güzel Amerikalı" isimli kitabını kimler bilir?
Dikkatlice sayın: Epi topu 150-200 "aydın" göreceksiniz "aydın borsası"nda! O da "kitle iletişimi" çağında, bir toplumun zihnini şekillendirmeye yetiyor, artıyor. Ve bunların dillendirdiği görüşleri papağan gibi tekrarlayanlar da toplumda "münevver" sayılıyor! Yazıktır!
"Aydın borsası" gerçekten çok su kaldırır bir konu. Öyle bir iki yazı ile geçiştirilebilecek iş değil. Ama başlangıç olarak, Nuray Hoca'nın, yukarda bağlantısını verdiğimiz yazısını okuyarak uzun uzadıya üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim. Bir kaç gün içinde, 28 Şubat "Türkiye baharıdır" ve "Açan çiçeği de Ak Parti"dir başlıklı yazımızda görüşmek üzre.
Arap Baharı Türkiye'de başlamıştır!(21 Aralık 2011)
Önceki yazılarımızda, Joseph Nye isimli bir Harvard Profesörü'nün ortaya attığı "Yumuşak güç" kavramından bahsetmiştik.
"Yumuşak güç", "akıllı güç" vs. gibi kavramlar, yeni kavramlar değil. Savaşa gerek bırakmadan, egemen gücün istediğini yaptırması için farklı açılımlardır. Daha önce de kullanılmışlardır.
Şimdi can alıcı sorumuzu soralım: Savaş ile ya da yumuşak güç ile arzulanan nedir? Bir ülke diğer bir ülkeye neden savaş açar? Ya da, kültür, ekonomi vs. gibi yolları kullanarak ne elde etmeyi amaçlar?
Verebileceğiniz binlerce cevabı sadece iki başlık altında toplamak mümkündür: Ya "idealist" amaçlar güdecek ya da "realist" amaçlar.
İdealist amaçlar, egemen gücün, iyi ya da kötü, kendi inanç sistemine uygun bir yapı kurmayı hedeflemesidir... Ki, örneğin tüm Amerikan Başkanları, vurdukları her ülkeyi "demokrasi getirmek", "insan haklarını korumak" gibi idealist amaçlarla yerle bir ettiklerini, "taş devrine çevirebileceklerini" iddia etmektedirler.
Realist amaçlar ise iki başlık altında özetlenebilir: "Ekonomik çıkarlar" ve güvenlik.
Kesin bir niyet okuyuculuğu yapmak istemiyorum. ABD ve müttefiklerinin şu ya da bu biçimde manipüle ettiği(işgal ettiği, yerle bir ettiği ya da Türkiye örneğinde olduğu gibi yumuşak güç ile hizaya soktuğu) ülkelerde, sadece realist amaçlar güdüyor ya da sadece idealist amaçlar güdüyor diyecek değilim. Fakat kişisel kanaatim, realist amaçlar yani ekonomik çıkarlar öncelikli olmak üzre, her iki amacı da güttükleridir.
Şimdi, "Arap baharı Türkiye'de başlamıştır" tezimize dönelim ve ara başlığımızı atalım:
28 Şubat "Türkiye baharıdır" ve "Açan çiçeği de Ak Parti"dir
28 Şubat günleri çok uzakta değil, hemen hepimiz olayları hatırlıyoruz.
Görünürde, Türkiye'de bir "şeriatçı kalkışma" engellenmek isteniyordu. Ki elbette, Türkiye'de islami yükselişin engellenmesi de amaçlardan biridir ve "Türkiye baharı" diyebileceğimiz 28 Şubat'ın "idealist amacını" Türkiye'nin global sistem ile sarsılmaz bir biçimde entegrasyonu oluşturuyor.
Fakat, işin daha da dibine nüfuz ettiğimizde, Erbakan-Çiller koalisyonunun, dünya egemenlerini rahatsız edecek temel üç icraati olduğunu görüyoruz: Milli ekonomi, D8 hareketi ve bütçe havuzu.
Milli ekonomi malum, merhum Necmeddin Erbakan'ın hayatını adadığı şey idi: Ağır sanayi hamlesi yapmak, milli kaynakları kullanarak kalkınmaya çalışmak daha siyasete atılmadan hayalini kurduğu işler idi.
İçlerinde benim de bulunduğum pek çok analist, bugün, global anlamda Erbakan-Çiller Hükümeti'nin ipini çeken asıl icraatin, Gelişmiş sekizler denilen batı egemenlerine alternatif olarak, müslüman ülkelerin katılımı ile, zamanla ortak para birimi kullanımını hedefleyen D8 hareketi olduğuna inanıyor. Erbakan, global sistemin temel taşını hedef alan bir harekete girişti, cezası da 28 Şubat ile kesildi.
D8 hareketinin global egemenlere verdiği rahatsızlık, içerdeki işbirlikçilerine "Ortak bütçe ya da havuz bütçe" kullanımı ile verildi.
Çok kısaca özetlemek gerekirse, sanki her devlet kurumu ayrı bir devletmiş gibi, kendi bütçeleri ve kasaları oluyor ve varlıklarını diğer devlet kurumlarından bağımsız olarak kullanıyorlardı. Bunun sonucunda, örneğin, bir kurum, parası olmadığında gidip yüksek faizle bankalardan borçlanmak zorunda kalıyordu. Fakat, diğer bir kurumun elinde o an için ihtiyacı olmadığı nakit olabiliyordu. Havuz bütçe uygulaması ile, devletin kurumları, ortak bir havuzdan para çekme imkanına kavuşturularak yüksek faizle borç almaları engellendi. Ve elbette devlete para satarak bedavadan geçinmeye alışmış ülke içi elitler bundan büyük rahatsızlık duydu.
Babamın tavsiyesine uyarak, kısa ve sık aralıklarla yazmaya devam edeceğim. Bundan dolayı, bu yazıyı burada kesiyoruz. Gelecek yazıya kadar, şu hususların üzerinde uzun uzadıya düşünmenizi rica ediyorum: Yukarda saydığım 4 husus Ak Parti iktidarında kimin lehine değişmiştir? Türkiye'nin mi? Global egemenlerin ve bunların içerdeki işbirlikçilerinin mi?
İyi bir analiz yapıldığında, takke düşer, kel görünür, kimin neye hizmet ettiği ortaya çıkar. Gelecek yazımızda, saydığımız bu dört hususun kimin lehine değiştiğini analiz edeceğiz. Şimdilik hoşçakalın.
Reyting operasyonu: MOSSAD operasyonu!(14 Aralık 2011)
25 şirkete eşzamanlı yapılan operasyon gündeme bomba gibi düştü.
Bunu görünce, okuyucularımıza, "Reytinglerde MOSSAD parmağı" özel haberimizi hatırlatmadan edemedim.
Bilindiği gibi bir kaç sene evvel, reyting tartışmaları almış yürümüş, biz de bu konuyu derinlemesine bir şekilde incelediğimizde, MOSSAD izine rastlamış ve özel bir haber yapmıştık.
Daha sonra, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, yaptığı yazılı bir açıklamada, "Reyting'lerin kontrolü sahibi bile tam belli olmayan şirketlerde" diyerek, haberimize atıfta bulunmuştu ve bunu da haberleştirmiştik.
Henüz, operasyonun tam detayları elimize gelmedi. Görünen o ki, operasyon AGB'ye yapılmış. Fakat, hemen aşağıda tekrar yayımladığımız yazımızı dikkatlice okursanız, oyunun devam ettiğini, AGB'den sonra reyting ölçümlerini halihazırda yapan şirket TNS'in sahibinin aynı şirket olduğunu göreceksiniz: WPP! Bakalım TNS'in üzerine de gidebilecekler mi?
İşte birkaç yıl evvel yaptığımız, yüzbinlerce kişi tarafından okunan, yüzlerce internet sitesi tarafından alıntılanan ve TRT Genel Müdürü'nün resmi açıklamasında atıf yapılan o haber:
Reytinglerde MOSSAD parmağı
TİAK nedir
Herşeyden önce, TİAK nedir bilmeyenler için kısaca açıklayalım istiyoruz.
TİAK, Televizyon İzleme Araştırma Kurulu IAA Uluslararası Reklamcılık Derneği şemsiyesi altında 1992 yılında oluşturulmuş Reklam verenler, Reklamcılık ve TV yayın kuruluşları katılımıyla oluşturulmuş bir Birleşik Endüstri Komitesidir.
Bu komitenin ana amacı tüm ülkedeki binlerce işverenin milyarla ifade edilen reklam bütçeleri en etkin biçimde kullanması, pazarlama politikalarına yön verebilmesi, reklam ve medya ajanslarının doğru hedef kitlelerine ulaşabilmesi, ülke ekonomisinin yaşam kanallarından reklam ve pazarlama endüstrisinin gelişmesine hizmet etmektir. Komite, sistemin işleyişini ve verileri kontrol eden denetçiyi de atamaktadır. AGB`nin tepki alması üzerine, açtığı son ihale ile atadığı denetçi TNS Piar dır.
TRT Genel Müdürü`nden Türkücü İbrahim Tatlıses`e hatta sokaktaki simitçiye kadar herkesin hışımla üstüne gittiği AGB, artık reyting ölçümünde söz sahibi değil... Reyting ölçümlemesi için yaklaşık 20 yıl aradan sonra Televizyon İzleme Araştırma Komitesi(TİAK) tarafından düzenlenen ilk ihaleyi kazanan TNS Piar, böylece AGB`nin 20 yıllık tartışmalarla ve `şaibe` söylentileriyle yıpranan iktidarına da son verdi... Peki ama 3,3 milyar dolarlık reklam sektöründe yaklaşık 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting ölçümleri bu yeni dönemde nasıl yapılacak? İhale süreci nasıl gerçekleşti? TNS Piar, 20 yıllık AGB`nin elinden ihaleyi nasıl söküp aldı?
Ya da gerçekten aldı mı? Bizler bir oyunun parçası mıyız? İşte tüm bu soruların cevabını tumgazeteler.com olarak araştırdık ve ortaya gerçekten de düşünülmesi gereken bir tablo çıktı. Şimdi bu tabloyu sizler için sunuyoruz.
Şimdi biraz geçmişe dönelim
Önce bu ihale sürecini kısaca hatırlayalım isterseniz.
Pazarlama sektörünü yakından takip edenlerin hatırlayacağı üzere, TİAK uzun zamandır yerden yere vuruluyor.
İbrahim Tatlıses ölçümlerin manipüle edildiğini haykırdı.
TRT Genel müdürü elinde denek listesi ile "Gizli olması gereken denek listeleri ortalarda dolaşıyor. TİAK`ın ölçümleri artık güvenilmezdir" diyerek basın toplantıları düzenledi. Pek çok yapımcı ve yönetmen, TİAK`ı eleştiri bombardımanına tuttu.
Televizyon kanallarının büyük çoğunluğu, 1.8 milyar doların paylaşılmasındaki tek ölçüt olan reyting sisteminin patronları AGB ve TİAK`a isyan etti.
Bu son tartışmalar her defasında canla başla AGB`yi savunan TİAK içinde bardağı taşıran son damla olmuş ve TİAK AGB`nin yanı sıra GFK ve TNS PİAR`ın da katılacağı bir ihale düzenleyeceğini duyurmuştu.
İşte o ihale geçtiğimiz günlerde sonuçlandı ve dünyanın 34 ülkesinde yıllardır reyting ölçümleri yapan TNS Piar reytinglerin yeni patronu oldu. TİAK`ın açtığı ihaleyi kazanan TNS Piar adlı şirket 2011 yılından itibaren TV ölçümleri yapacak.
Ancak söz konusu reklam sektörünün neredeyse tümünü etkileyen böylesi önemli bir ihale olunca, tumgazeteler.com olarak, ihalenin perde arkasını araştırmadan duramadık. Şimdi konuyu kısaca böyle hatırladıktan sonra gelelim TNS Piar`a.
Reytinglerin yeni patronu: TNS PİAR
Piar araştırma 1975 yılında kurulmuş Türkiye`nin ilk araştırma şirketlerinden biridir. 1994-2000 yılları arasında Piar, dünyanın önde gelen araştırma gruplarından biri olan TNS`nin modelli çözümlerinin Türkiye lisansörü olmuş, ek olarak 1997 yılından beri devam eden "Türkiye basın izleme araştırmasını da yine bu yakın ilişkinin bir sonucu olarak Piar-TNS konsorsiyumu yapmaya hak kazanmıştır. TNS PİAR, 2000 yılından bu yana 80 ülkede 15.000`den fazla çalışanı ile faaliyet gösteren TNS grubuna ait bir kurum olarak özellikle tüketici, finans, teknoloji, sağlık, otomotiv, medya, perakende sektörlerinde ve sosyal siyasi araştırmalarda uzmanlaşmış ekipleri ile faaliyetlerini sürdürmektedir. TNS grubu, 29 Ekim 2008 tarihinde sonuçlanmış bir anlaşma çerçevesinde WPP`nin bilgi, iç görü ve danışmanlık bölümü olan "Kantar Grup"un bir parçası olmuştur. Kantar Grup, yani KMR.
Püf noktası: Eski ölçümcü AGB ile yeni ölçümcü TNS`in sahibi aynı!
Buraya kadar her şey normal. Şimdi sürekli ismi geçen WPP`yi bir tanıyalım.
WPP, dünyada 106 ülkede iletişim hizmetleri alanında faaliyet gösteren bir şirketler Grubudur. Grubun şirketleri reklam, pazarlama veri hizmetleri, öngörü ve danışmanlık, halkla ilişkiler ve kamu işleri alanlarında faaliyet göstermektedir.
Nielsen ise; ACNielsen aracılığıyla pazar konumları ve pazarlama enformasyonu alanında, Nielsen Media Research aracılığıyla medya enformasyonu alanında, Net Ratings ve Buzz Metrics aracılığıyla çevrimiçi istihbarat sektöründe, Billboard, The Hollywood Reporter ve Adweek aracılığıyla ticaret fuarları ve ticari yayınlar alanlarında faaliyet gösteren uluslararası bir enformasyon ve medya şirketidir. Halka açık olmayan Nielsen`in merkezi New York da bulunmaktadır. Şirket, 100`den fazla ülkede faaliyet göstermektedir.
Nielsen, Türkiye`de Nielsen Araştırma Hizmetleri Ltd. Şti. (Nielsen Türkiye)`yi ve AGB Türkiye`yi kontrol etmektedir. Bu şirketlerden sadece AGB Türkiye, televizyon izleyici ölçüm hizmetleri (TAM hizmetleri) pazarında faaliyet göstermektedir. AGB Türkiye, AGB NMR tarafından kontrol edilmektedir. AGB NMR`ın kontrolünde Nielsen, WPP ile %50-50 ortaklığa sahipti
Bu şirketlerin haricinde AGB NMR`ın %50 hissesi WPP`ye aittir.
AGB NMR, Nielsen ile WPP arasında 28.02.2005 tarihinde imzalanan Ortak Girişim Sözleşmesi ile %50-50 ortaklık seklinde oluşturulmuş bir girişimdir. Şirket, AGB Türkiye`yi kontrol etmekte ve TAM hizmetleri pazarında faaliyet göstermektedir.
TAM hizmetleri, ulusal çapta aralıklarla veya sürekli olarak yapılan televizyon izleyicisi tahminlerini kapsamaktadır.
Yani TİAK`ın çok iyi bildiği gibi TNS firması 2008 yılında AGB`nin de bağlı olduğu WPP grubu tarafından satın alınmıştır. Özetle görülüyor ki her iki şirkette WPP grubuna bağlıdır
Mossad bağlantısı
AGB`nin eski sahibi, basın kralı olarak bilinen ve dünyada sayısız yayın organından oluşan dev bir kartelin sahibi Robert Maxwell idi. James Bond filmlerine ilham kaynağı olan, şaibeli ölümüyle beraber pek çok sırrı ve tartışmayı ardında bırakan Maxwell`in MOSSAD ajanı olduğu yolundaki iddialar hala canlılığını koruyor.
WPP`nin sahibinin ise, İngiliz Yahudiler listesinde rastladığımız bir isim, Martin Sorrell olması, TİAK`dan Nuri Çolakoğlu ve AGB`nin başındaki isim Kadriye Arzu Eder`in de musevi asıllı olmaları, bize manidar geliyor.
Medyanın bağımsızlığının gelirine, gelirinin alacağı reklamlara, alacağı reklamların da reyting ölçümlerine bağlı olması, istihbarat örgütlerinin bu alanı kontrol istemelerinin mantıksız olmadığını düşündürüyor. Bu da bize, Yönetmen Osman Sınav`ın bir röportajında söylediği "Reytingleri kontrol eden ülkeyi kontrol eder" sözünü hatırlatıyor.
Söz konusu reklam pastası olunca dut yemiş bülbüle dönen "bir kısım" Türk Medyası`nın aksine, tumgazeteler.com olarak "Reyting dosyası"nın izini sürerek siz okurlarımıza duyurmaya devam edeceğimizden emin olabilirsiniz. Tümgazeteler.com
Zorunlu açıklamalar: Ara yazı(12 Aralık 2011)
Öncelikle, altını çizerek ve üzülerek ifade edeyim: Türkiye kamuoyu, her yazılan, her konuşulanın birilerine eklemlenmiş aydınlar tarafından yapılmasına alıştırıldı. En aşağıda göreceğiniz, ilk yazımda da belirttiğim üzre, "safları sıkılaştırma" operasyonları sonucunda, "nesnel" bir şekilde fikir belirten, "bağımsız aydın" kalmadı. Ortalık, ya iktidarı alabildiğince eleştirip, kendi zamanlarının gelmesini bekleyen yeminli muhalif beslemelerden ya da, "o kadar bekledik, an bu andır. Surda gedik açtırmayalım" anlayışındaki yeminli iktidar yalakası beslemelerden geçilmiyor.
Tekrar edeyim: Derdim, iktidarı eleştirmek, "bunlar hain" demek, "bilerek alet oldular" demek değildir.
Ben, fikirlerini yayımlayabileceği mecrası olan bir siyaset bilimci olarak, dünya politikası ve "zamanın ruhunu" anlamaya çalışarak, kendi hakikat arayışımı sizlerle paylaşıyorum. Bundan kim alınır, kim gocunur, o ne der bu ne düşünür, ilgi alanıma girmiyor.
Bunca kalitesiz, ehliyetsiz ve kifayetsiz insanın ortalıkta "kanaat önderi" olarak "dolaştırılması", topluma yön "verdirtilmesi" canımı yakıyor. Onların "hakikatleri", benim "Hakikat"imle uyuşmuyor. Ben de canım yandıkça yazıyorum. Durum bundan ibarettir.
Sonuç olarak, tüm bu yazacaklarım "hain bunlaaar" şeklinde anlaşılmamalıdır. Derdim kimseye kin tutmak değil.
Fakat, iktidarın en tepesindeki insanların büyük çoğunluğunun hayatları boyunca ağaçları görmek için yetiştirilen, kendilerince iyi niyetli, söz dinleyen fakat, "ormanı görmekten" aciz insanlar olduklarını düşünüyorum. Kiminin belirli bir uzmanlığı vardır, o konunun dışını göremez, kimisi sadece "sadakatinden" dolayı oradadır. Sonuçta "idare-i maslahat" ederler. Ormanı görmek, hakikatin tamamını algılamaya çalışmak, gerçekten farklı bir eğitim ve yaşanmışlık gerektirir. Ehli olmayanın bu dediğimi anlaması zordur. Bir bakanlık ya da bir yüksek idari mevki "verilmesi" ile bu haslet edinilmez. Getirilen mevkide de kolay kolay öğrenilmez. Bundan dolayıdır ki, o partide herkes Sayın Başbakan'ın ağzının içine bakar. Zira -bence- Sayın Başbakan, bir "hakikat yolcusudur". Dolayısı ile, bu insanlara da, "bir kardeşleri olarak", kendi penceremden gördüğüm hakikati anlatmaya çalışıyorum". Yanıldığımı düşünüyorlarsa -ki bu da ihtimal dışı değildir-, zaman kimin haklı çıkacağını gösterecektir(Burada bahsedilen hakikat, dünya politikasında olup bitenlerin hakikatidir).
Diğer yandan, Türkiye'yi yönetenlerdeki somut bilgi elbette bende mevcut değil. Her ne kadar, uluslararası ilişkileri, imkanlarım el verdiği ölçüde yerinden takip etmeye çalışsam, dünyayı dolaşsam, konferanslara katılsam da(ki artık böyle bir maddi imkanım da yok!) devletin elindeki bilgi bende yoktur. Ben beşerim, imkanlarım kısıtlıdır. Her düşündüğüm doğru olacak diye bir kural da yok. Dolayısı ile, Linux işletim sistemleri ve serbest yazılımların başındaki uyarı gibi sizi uyarayım: "Bu fikirlerin hiçbir garantisi yoktur". Fakat başka bir gerçeğin de altını çizeyim: Serbest yazılım dünyada en çok kullanılan ve sorunsuz çalışan ücretsiz programları üretir.
Fakat dediğim gibi, Türkiye'de temel problem, herkesin "istihbarattan" bahsetmesi, fakat kimsenin "istihbarat kıymetlendirmenin" anlamını bile bilememesidir. Artık lağım çukuruna dönmüş dizilerde ortalıkta dolaşan istihbaratçılık, gidip onun bunun evine gizli kamera koyup yatak ilişkilerini çeken istihbaratçılık, dışişleri monşerlerinin orada burada dinlediklerini mot a mot merkeze bildirmesiyle olan istihbaratçılık, cemaatlerin oradan buradan duyduklarını oraya buraya bildirmeleri, bunların tamamı sokak tabiri ile "ayakçı işidir".
Ham istihbarat gereklidir. Fakat, aslolan "istihbarat kıymetlendirmedir". Biz pek rastlamamış olsak da, bu konunun uzmanı da elbette vardır devlet içinde bir yerlerde.
İşte benim yapmaya çalıştığım, kendimce, mesleğimin hakkını vermeye çalışmak ve milletime, herkese açık bir şekilde ve anlaşılır bir dil ile, "açık istihbaratı" kıymetlendirmekten ibarettir.
Kısacası, ben gazeteci de değilim. Allah, beni, "gazeteci" olarak anılmaktan esirgesin. Gazetecilik, patronları için ihale peşinde, patronlarının tuttuğu parti peşinde ya da istihbarattan gelecek bavul bavul belge peşinde koşmaktır bu memlekette. Dün bavulla belge alan bugün içerde, bugün alanı da yarın içeri atarlar. Birbirlerinin aynadaki zıddıdır bunlar. İnanmayan açar bakar, bugün dahil olmak üzre, tüm Cumhuriyet tarihi medyasına. En "bağımsız" diye anılanların pek çoğu bile "besleme"dir. Hele, Assange gibi, uluslarası alanda, "anarşist" görünen yeni bir tür besleme çıktı ki ... Dezenformasyonun ağababası "bağımsızlık vurgusu" üzerinden yapılır oldu. Bizim bavulculardan tek farkları, daha modern teknoloji ile elektronik doküman almaları ve uluslararası çalışmalarıdır.
Uzun yazılar sıkıyormuş insanları, "babam öyle diyor". Şaka değil, gerçekten de babamın yazılarıma getirdiği eleştiri bu oldu. Bundan dolayı, haftada bir kaç kez yazmaya ve yazılarımı daha kısa tutmaya karar verdim.
Bu yazı, zorunlu bir açıklama ara yazısı gibi oldu. On yıldır, Türkiye'de internette en fazla tıklanan sitelerinden birinin sahibiyim, üç-dört yüz binden fazla kişinin okuduğu yazılar yazdım. Ortalıkta bir tane bile fotoğrafım yoktur. Şöhreti, kendimi anlatmayı sevmedim. Fazla yazı yazmak da istemedim. Bir televizyon kanalında, haftada üç ya da beş gün, formatını tamamen kendim belirleyebileceğim bir program teklifi aldım, münasip bir şekilde reddettim. Ama, tumgazeteler.com'u, sadece kendi yazılarımı yayımladığım bir platform haline getirince, ister istemez okuyucuya kendimi anlatmam gerekiyor. "Seçkin olmak" için yetiştirildim, bitirme tezimi "siyasal seçkinler" üzerine verdim ama "seçkinleri" reddettim hayatım boyunca. Tamamen sıradan bir vatandaş olmayı seviyorum. "Çok önemli adam" havaları için, insanlara tepeden bakmak, sanki hayatı boyunca altın kubura pislemiş aristokrat havalarında dolaşmak, sadece kendi klik ya da cemaatinden olanları "seçkin" sayarak diğer insanları riyakar bir şekilde köpek yerine koymak, günlük konuşmanın tamamen dışında bir dil kullanmaya çalışarak komik olmak ya da "Allah rızası" için yapıyorum diyerek bir cemaat üzerinden kariyer yaparak önemli hissetmek bana göre değil ve samimi olarak söylüyorum, bir "erken emekli" olarak, beni, Gelibolu'da küçük kayığımla tek başıma balık tutarken görebilirsiniz. Ve yolunuz düşerse, birlikte balık da tutabiliriz. 94 model, her tarafından ses gelen bir otomobilim var. Ailemin yazlık evinde yaşıyorum. Türkiye'de her türlü çevreye girip çıktım. Tasavvufa meylim vardır. Fakat, hiçbir zümre, cemaat, parti, klik ile organik ya da ast-üst ilişkim yoktur. Yazılarımı bir vatandaş olarak kafama göre yazarım ve dediğim gibi, halkın gözü önünde yaşayan sıradan bir vatandaşım. Zaman zaman, satır aralarında kendimden bahsetmeye devam ederim. Okuyucu, yazarı tanımak ister. Devrim yapmak, iktidarı devirmek, birilerini hain, diğerlerini kahraman ilan etmek derdinde değilim. Bir kaç gün içinde, "Arap baharı Türkiye'de başladı" başlıklı yazımızda buluşmak üzere. Hoşçakalın.
Türkiye(BİZ) bu hale nasıl getirildik? Nereye gidiyoruz?(12 Aralık 2011)
Geçen hafta, tumgazeteler.com'un geldiği bu durumun sebeplerini yazmıştım. Söz konusu yazıyı aşağıda bulabilirsiniz.
Bugün, tek davamız olan, "Türkiye'nin nereye gittiği" konusunu irdelemeye devam edeceğiz ve bunu yaparken, dünyanın nereye gittiğini analiz etmek zorundayız.
Dünyada ekonomik ve siyasi sistem çok karmaşık gibi görünse de, aslında hala çok ilkel esaslara göre işliyor: Kaba kuvvet ve maddi imkan. Çok kısa bir şekilde açıklamak gerekirse, dünyanın en güçlü ülkeleri arasında olabilmek için çok güçlü bir ekonomi ve çok güçlü bir orduya ihtiyacınız var. Bunlardan ikisi de varsa süper güç olursunuz, biri eksikse, en güçlülerden olsanız bile, durumunuz sarsıntıdadır. İkisi de zayıfsa, laf dinlemeyi bilmeniz gerekiyor. Derler ya: "Haddini bil!".
Tüm yaldızları kazıdığınızda, medeniyetin gerçekten de tek dişi kalmış bir canavar olduğu ortaya çıkacaktır.
Çok geçmişi zaten bırakalım, Avrupa'nın birbirine girdiği 100 yıl savaşları Avrupa Birliği'nin kurulmasına temel teşkil etti. Birinci ve ikinci dünya savaşları antik çağda olmadı...
İkinci dünya savaşı sonrasında Yalta Konferansı ile kurulan dünyanın iki efendisi vardı: Rusya ve ABD. "İran'ın dolar kumarı ya da papaz kimde" yazımda da belirttiğim gibi, düşman gibi görünseler de, bu iki ülke, ortak olduklarının bilinci ile, al gülüm ver gülüm dünyayı despotik bir şekilde idare ettiler.
ABD, kendi blokunda biraz daha "uygar" gibi görünse(Fransa "baharı" - 1968 olayları), SSCB, kendi blokunda daha acımasız davransa (Prag baharı: Ruslar'ın istemediği reformlar yapan komünist, fakat bağımsızlık taraftarı Dubçek yönetiminin kontrol altına alınamaması sonrasında, Çekoslovakya'nın Ruslar tarafından işgali) da, iki süper gücün de birbirinden farkı yoktu ve yeri geldiğinde takke düşüyor, şiddet sırıtıyordu.
SSCB'nin çöküşünün ardından, son yirmi yılda, ABD yaldızı bir kenara koydu, canının sıkıldığı yerde, vurdu kırdı, yıktı döktü, öldürdü... Hepimizin gözü önünde, tarihin en büyük katliamları yapıldı, uzun uzun anlatmaya gerek yok.
Bu arada "demokratik" ve "uygar" karizmayı da çizdirdi...
1990-2000'li yıllarda, Joseph Nye isimli bir Harvard Profesörü, "Yumuşak güç" (soft power) terimini ortaya attı.
İşte bu yeni "bahar dalgası", "Joseph Nye" isimli Profesörün fikirlerinin pratiğe dökülmesinden başka birşey değil. Kendisi, geçen sene katıldığım NATO konferansına katılamadı fakat, bir videosunu izledik(canlı bir telekonferans mıydı, hafızam beni yanıltıyor olabilir). Almanya'da bir sivil toplum kuruluşu ve NATO işbirliği ile düzenlenen konferansın temalarından biri de "yumuşak güç" idi ve hemen döndükten sonra, "Dünyada çok ilginç gelişmeler olacak" yazımı okuyucularım hatırlayacaklardır.
Aslında "yumuşak güç" yeni birşey değil: Aba altından sopa göstermenin, dünya kamuoyunda rezil olmadan istediğini yaptırmanın, kısacası "incelikli diplomasinin" siyaset biliminde yeni bir terim olarak karşımıza çıkması sadece: Kültür-sanat, ekonomi(Coca-Cola, Mc Donalds), tarih (Japonya'ya Abdülhamit Han'ın, kültürel ilişkileri geliştirmeye gönderdiği gemimimizin batması hala unutulmaz) ... Bunların tümü, güçlü ülkenin yapacaklarının diğerleri nazarında "meşru" görülmesi için kullanılabilecek enstrümanlardır. Daha önce de kullanılmışlardır.
Fakat, "Bu bahar yeni" diyecekseniz ...
20. yüzyılda, "bahar" kavramı ile anılan siyasi olaylar yeni değildir ve hemen hepsi "kanlıdır" ...
Yukarda bahsettiğimiz gibi, "Prag baharı" ... Kendi hükümranlık hakkı ile reform yapmaya çalışan milli-komünist bir hükümet yüzünden, koca bir ülke Sovyetler tarafından işgal edilmiştir.
Daha ilginç olanı "Fransa baharı"... Fransa, 1960'larda, kurt politikacı De Gaulle, Amerika'nın karşılıksız dolar basmasına "yeter!" deyince, birdenbire bir bahar havasına giriverdi. Ülkeyi grev dalgası sardı. Öğrenci olayları, fabrika işgalleri yaşandı. Herkes, "ha bugün, ha yarın devrim olacak" diye bekliyordu. Fakat, kapalı kapılar ardında ne oldu bilinmez, De Gaulle'ün bir ABD seyahati sonrasında olaylar bir bıçak gibi kesildi. Bugün sorsanız, Fransız komünist partisinde devrim olabileceğine inanan bir insan kalmış mıdır Allah bilir!
Bir ara, "bahar tutmadı, renkli devrim verelim" diyecek oldular. Gürcistan ve Ukrayna örnekleri önümüzde duruyor. Yorumsuz geçiyoruz.
Şu son yılda bir "Arap baharı" başladı ... Türkiye'yi anlamak için, dünyanın bu gidişatı ve özellikle "Arap baharı" irdelenmelidir.
Takdir edeceğiniz üzre, bu, bir yazıda ele alınamayacak kadar karmaşık bir mesele. Tüm yazdıklarımızdan sonra da olayın künhüne vakıf olduğumuzu iddia edecek değiliz. Fakat, sizlerle birlikte, hakikat arayışımıza gelecek yazılarımızda devam edeceğiz.
Aşağıda okuyabileceğiniz, geçen haftaki yazımızın sonundaki "1980 öncesi ile bugünü aynı perspektiften değerlendirme"ye atıfta bulunarak, yazımızı şöyle bitirelim, gelecek haftaki yazımızın başlığı da böylece ortaya çıksın:
Arap baharı Türkiye'de başlamıştır
Türkiye'de rejim hızla oligarşiye doğru yol almaktadır(5 Aralık 2011)
Kurucusu olduğum Tumgazeteler.com, yayın hayatına, Google benzeri bir arama motoru olarak başladı. Sitenin tüm tasarımını ve teknik altyapısını, eski bir Olimpik Enformatik Milli Takım elemanı olarak, kendim hazırladım.
Lakin, Medyada, televizyonlarda ağız ishali olmuş, herşeyi bilen pek çok eğitimsiz ismin aksine, Siyaset Bilimi eğitimi aldığımdan dolayı, sitede açtığım "Editörden" köşesinde ulusal ve uluslararası politikaya ilişkin gözlemlerimi yazmaya başladım.
Amerika'nın dolar krizine gireceğini 2005 yılında, "İran'ın dolar kumarı ya da papaz kimde" başlıklı yazı ile kitlelere duyurdum...
Birkaç sene sonra, herkes "Amerika batıyor, işte beklenen kriz!" dediğinde, "bu doları kurtarma operasyonudur, çıbanı erken patlattılar" dedim, zaman yine beni yanıltmadı.
Yaklaşık bir buçuk yıl evvel, katıldığım bir NATO konferansından gözlemlerimi aktararak "Dünyada çok ilginç gelişmeler olacak" dedim, "Arap baharı" denilen, neresi bahar olduğu belirsiz hareketler tüm Arap dünyasını sardı ... Hükümet, dün canımız ciğerimiz dediği hangi ülke varsa düşman oldu.
İç politika hakkında yazmayı hiçbir zaman sevmedim. Yeminli bir iktidar muhalifi ya da yalakası asla olmadım. Ama gözümün önünde gerçekleşen, hem de uzmanı olduğum konularda binbir türlü hokkabazlık numarası çevrilmesine de göz yumamazdım:
Yaklaşık beş sene evvel, yanlış okumadınız, beş sene evvel ... Bir sivil toplum kuruluşunun düzenlediği etkinlikte, tüm televizyon kameraları önünde, Sayın Bakan Binali Yıldırım'a, Türk Telekom'un keyfi bir şekilde, "aile filtresi" adı altında filtreleme yaptığını, bunun sansür olduğunu söyledim. "Bunu neden bana soruyorsunuz" şeklinde akıllara durgunluk veren bir yanıt aldığımda ne yapacağımı bilemedim. Protesto amacı ile bir kaç ay sitemi kapalı tuttum. Cahil ve ucuz özgürlük çığırtkanları medyada bu konuyu ancak şimdi görür oldular, onu da ellerine yüzlerine bulaştırarak savunuyor cehaletten konuyu sloganlara indirgiyorlar.
Tarikat ve Cemaatlere büyük saygım olduğu halde, hakikatin hatrına bazı cemaatlerin yanlışlıklarını yazdım ...
Başbakan Davos'da "Van Minüt" dedi diye ortalık ayağa kalktı ... Bir televizyon kanalında canlı yayında "bu yol verilmiş bir çıkıştır" dedim ... Aynı Hükümet, yıllardan sonra kendi eli ile el bebek gül bebek İsrail'in OECD'ye üye yapılmasına ön ayak oldu ...
Türkiye'de ekonomide çizilen toz pembe tablonun aslında bir borç balonu olduğunu, bunun sürdürülemez olduğunu, "cari açık" probleminin bu ülkenin başını yiyebileceğini yazdım.
Yazmaz olaydım!
Başıma gelmeyen kalmadı ...
Bir yandan devasa bir mekanizmayı elinde tutan iktidar ve o iktidarın iplerini ellerinde tutan asıl "pretoryen" çevrelerin şimşeklerine arkamda hiçbir kitle olmadan katlanmak zorunda kaldım ...
Bir yandan, mezunu olmakla her zaman gurur duyduğum, tüm tarihi boyunca "başarı madalyası" sahibi olmuş 4-5 kişiden biri olduğum Galatasaray Lisesi'nde bir takım "pretoryen" ağabey ve kardeşlerim, kendi sistemlerine eleştiri getirdiğim için sağolsunlar, söylemediklerini bırakmadılar ... Şeriatçı oldum ... İktidar yalakası oldum ... Demokrasi düşmanı oldum ...
Uzun uzadıya bana yapılanları yazmak istemiyorum... Bir dönem gelir, isim isim, teker teker, kimden nasıl tehdit aldığımı, bir değil, onlarca dolaylı yoldan koskoca bir mekanizmanın nasıl üzerimden silindir gibi geçtiğini açık açık anlatırım fakat şimdi açık açık isim belirtme zamanı değil.
Çok kısa bir şekilde şunu söyleyeceğim: Sahip olduğun bir şey sana sahip olmaya başlıyorsa, ondan vazgeçmeyi bilmek gerekiyor.
Çocuğum gibi sevdiğim, on yıl emek verdiğim tumgazeteler.com'u bana karşı korku unsuru olarak kullanmayı çare gördüler.
Alın işte vazgeçtim: 10 yılı yakın süredir, sadece türkçe haberler üzerinde Google tarzı bir arama motoru hizmeti veren Tumgazeteler.com artık yok.
Tumgazeteler.com ile birlikte korkularımı da gömüyorum ...
Bundan sonra, tumgazeteler.com'da, Siyaset Bilimci İsmail Kizir'in yazılarını okuyacaksınız.
Haber arşivi yok. Arama motoru yok! Kısacası, tumgazeteler.com yok! Sadece İsmail Kizir blog'u var!
Sizi temin ederim, hemen hiçbir yerde okumayacağınız gerçekleri okuyacaksınız bu sitede. Haftada bir yazmayı düşünüyorum. Belki zamanla daha sık yazarım ...
Ne bir zümre var arkamda, ne siyasal bir parti ...Ne kitlelere liderlik etme hırsım var, ne şan şöhret, ne para pul ... Tek derdim, "hakikati yazmak" ...
İlk ve en önemli zihin egzersimizi bugün yapacağız ve umuyorum bu yazım size çok farklı bir perspektif kazandıracağı gibi, neden başka bir yerde buna benzer fikirler okuyamayacağınıza dair ipuçları sunacak:
İlk dersimiz: Safları sıkılaştırma
Bugün artık, 12 Eylül öncesindeki sağ-sol ayrımının yapay olduğu, gizli bir elin, iki tarafı da yönlendirdiği ve silah temin ettiği, medyada bolca yer alan, nerdeyse tartışmasız bir gerçeklik olarak kabul edilen bir konu.
Hemen hepimiz, bunu doğal karşılar "hmm .. Ben zaten böyle birşeyin varlığını seziyordum" der olduk..
Olduk da ...
Hangimizin aklına, günümüzü aynı bakış açısı ile değerlendirmek geliyor?
Siyasal sistemimiz "istemediklerimiz" üzerinden şekillendiriliyor : Sadece siyah ve beyaz var!
"Siyahı istemiyorum" dediğiniz anda, "beyaz taraftarı" oluyorsunuz!
"Yahu kardeşim, ben tüm renklerin olduğu bir dünya istiyorum" deme şansınız yok!
"Taraf olmayan bertaraf oluyor" ...
Fakat seçilebilecek sadece iki taraf var!
İki tarafın da kendi "yönetici zümreleri" ya da başka bir deyişle "oligarkları" var ...
Benim eşimin başı kapalı diye geçenlerde markette laf atmış "modern hanımlar" ... "Buraları da bastı bunlar ayol!" diye ...
Aferim sizlere "modern hanımlar" ... Sokakta birbirimizi kıralım, laf atalım, kavga edelim, sonra birimiz bir partinin malı olalım, diğerimiz başka bir partinin malı ... Neyi nasıl düşünmemiz, neyi istememiz, neyi istemememiz, neyi tartışmamız, neyi tartışmamamız gerektiğini bizlere onlar öğretsin. Böylesi kolay geliyor elbette düşünmeyi bilmeyen insanlara: Başkaları düşünsün onlar papağan gibi tekrarlasın!
Amerikan modelini güzel güzel getirdiler bizim "milli oligarklar" ... Örneğin Amerika'daki zavallılar da, "kürtaj ve homoseksüalite" üzerinden parti seçer: "Eşcinselliğe özgürlük!" diyenler demokrat partili olur ... "Kürtaj karşıtı" olanlar Cumhuriyetçi! Bu konuları uzun uzun tartışan çok bilmişlerin hiçbirinin aklına hangisi ekonomide ne öngörüyor diye düşünmek gelmez. Yukardaki "oligarklar" sadece gülerler.
Böyle bir rejime demokratik diyen ya kördür ya cahil ya da art niyetli!
Şimdilik konuyu fazla uzatmak istemiyorum ... Gelecek haftaya kadar "safları sıkılaştırma" konusunda uzun uzadıya düşünün.
İsmail Kizir e-posta adresi: ikizir@tumgazeteler.com